Ali Naili Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Naili Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2015 Cuma

MAYA: "Hazreti pir Mevlana okyanusundan bir damla, Ali Naili ERDEM"

Hazreti Pir Mevlana Okyanusundan Bir Damla
ALİ NAİLİ ERDEM
On birinci yüz yılın ortalarında yeni bir yurt bulmak için Orta Asya’dan Anadolu’ya akanlar Türkistan’dan geçerken Ahmet Yesevi adlı gönül erinin hikmet dolu sözlerini de beraberlerinde götürüyorlardı.
” Sünnet imiş, kâfir olsa, incitme sen”
”Hüda bizardır, katı yürekli, gönül incitenden”
”Allah şahit, öyle kula hazırdır, siccin,”
”Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.”
dizeleri Alperenler, Horasan erleri, Abdallar ve ozanlarla Anadolunun ufkuna götü-rüldüler. Ve sonra ne olduy-sa oldu son yıllar içinde in-sanın ebedi ve ezeli olan bu ilâhi yönü, kendini dünyaya, insanlığa ait olan yöne teslim
etti. Ve yönetenlerin çokça önemli bir kısmı gönül kırmayı marifet sandılar. Şair Molla Caminin ”Pey-gamber değildi ama kitabı vardı.” diyerek yücelttiği Hazreti Pir Mevlâna Moğol istilasının taş taş üstüne bırakmadığı Konyaya göç ettiği zaman çaresizlik içinde kıvrananlar Tanrı-dan sadece huzur isti-yorlardı. Moğol istilası her güzel şeyi yakmış, gökler ağlıyor, toprak ölümlerle sarsılıyordu. Sevecenlik katledilmiş, Gönüller tarumar.
ESKİMEYEN KARİKATÜRLER
Murat Yılmaz
Her evde, her bedende işkencelerin ve ölümlerin acıları vardı. Umut-suzluk bir kara bulut gibi ahalinin üzerine çökmüş. Böylesine elim ve muzdarip ortamda Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli birer Allah dostu olarak şifa kaynağı oldular. Bu gönül sultanlarından Mevlâna evrene sığma-yacak kadar yüce bir varlıktır. Müjdeler veren bir ilâhi ses bir yüce sevdadır. Mevlâna her şeyin insanda olduğunu ve evrenin insan için var edildiğini söyleyen dildir. İster akıl gözüyle, ister gönül gözüyle bakıldığında onun yolunun aşk ve ahlâk yolu olduğu anlaşılır. Bu aşk Tan-rısal bir buyruk olup, yaradanın vasıflarındandır. Bir konuşmasında ”Efendi, bilmiş ol ki edep insanın bedenindeki ruhtur. İnsan ile hayvan arasındaki fark edeptir.” diyen Mevlânayı bugün ziyarete gidenler, kabrinin girişinde ”EDEP YAHU” yu okumaktadır. İNSAN EDEPTİR. Ve ”unutmayalım ki Evrenden süzülüp gelen her insan ev-renin ruhuna sahiptir. Ve dünya mutlak varlığın yansıması olup onun bütün güzelliklerini taşımaktadır.” buyuruyor.
Hazreti Pir taassubun hiçbir şekline yakınlık duymamış olup yobazın karşısına di-kilmiş bir gönül eğitimcisidir. Bir Allah dostu, bir hak aşığı olan Mevlâna bedenin dar kalıplarından kurtulup ruhun sonsuzluğunda kanat çırpmayı yaşam kılmış bir hoş görü sultanı, bir insanlık hazinesi, bir iyimserlik güneşi ve bir aşk okyanusu olarak zaman ve mekân üstüdür. Sabrın tezgâhında şükür dokumuş bir alçak gönüllülük padişahı olarak sevgiyi kıble, gönül mabedinde de kitabı insan kılmıştır. O bir sınırsız aşkın, bir kutsal inancın semazeni olarak sazıyla, sözüyle musukisi ve şiiri ile mısra mısra, harf harf tüm insanlara ilâhi vuslatı sunmuştur. Esasında ölümde yaşamayı, üzüntlerde sevinci bulmayı öğütleyen bir sevda ateşi olarak bir sırrı ezel, bir sırrı ebedi, bir hudutsuz mavera, bir ilâhi nurla nurlanmış bedir olarak ilâhi aşkın denizinde şekerin suda eridiği gibi erimiş denizin kendisi olmuştur.
O aşka aşık olarak tekmil aşk, tekmil inanç ve tekmil heyecandır. Hemen her sözü ciltler do-lusu hikmetleri içeren Mevlâna ölmekle dirilmek, varlıkta yok olmak, yoklukta var olmak, hasret içinde daima vuslatı yaşamak, bedenden cana, zamandan zamansızlığa yol bulmak hep bu yücelten aşkla mümkündür. ”Aşksız olma ki ölü olmayasın… Aşkta öl ki diri kala-sın. Ve bil ki aşk olmasaydı dünya donar kalırdı” sözleri onun aşkla bütünleşmenin yaşamın şartı olduğunu anlatmaktadır. Ölümümden sonra me-zarımı yerlerde aramayın ariflerin gönülleri bizim türbemizdir diyor…
Sema bir gösteri değildir. Ve eğer siz bir semazense-niz ”hamdım, piştim, yandım Elhamdülilah” nidası yüreklerinizde raks eder. Ve senden kurtul, hakkı bul ritmi gönlünüzde tahtını kurar. Artık ruh kendini saran bedenden çıkmış sevda bahçelerinin ufkundadır… Ve varoluşun kapısından,
”Can güzel, cana biçilen paha güzel”
”Hasret hasret kavuşman allaha güzel”
”Gerçek yüce varlığınla yok olduğum”
”Ne yok ki bu varlıktan daha güzel”
seslenişiyle girersiniz.
Söz buraya gelmişken onun şiir dünyasında kısa bir gezintiyi birlikte yapalım.
”Fihi – mâ fih” adlı eserinde ”Horasanda yaşa-saydım orada şiir yazmak ve söylemek ayıp olduğu için sadece vaaz vere-rek fikirlerimi söyleyecektim. Ama Anadolu insanının ve mü-ritlerimin şiiri sevmesi sebebiyle şiir yazdım” demiştir.
Oğlu Sultan Veledin ”İbtidanâme” adlı eserinden Mevlâ-nanın, Şemsin ölümünden son-ra kendini tamamı ile şiire verdiğini öğreniyoruz. Şiirlerini her ortamda yıkanırken, gezerken, otururken ve sema ederken kısacası her fırsatta Hüsamettin Çelebiye yazdırmıştır. Doğrusu Mevlâna bir duygu, bir sevgi, bir sınırsız heyecan ve serapa aşk dolu bir gönül eridir.
Bir konuşmasında ”Harfi, sözü ve sesi birbirine vu-rup parçalayayım da bunlar olmaksızın seninle konuşayım” derken hiçbir aracın, harf dahi olsa Allaha kendi arasına girmemesinin ilâhi aşkıyla tutuşmuştur.
13’cü yüz yılda yazılmış olmalarına karşın şiirleri çağımızın şiiri denecek kadar taze,diri ve canlıdırlar. Evrensel nitelikleri ile dünyamızın çokça ülkesinde söylenmektedir.
Abartmadan söyleyebiliriz ki, Mevlâna uluslar arası bir gönül şairidir. Nitekim ”Bir ayağım islâm prensip-leri üzerinde, diğer ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” demiştir. Aynı çağda yaşayan Yunus Emre de ; ”Yetmiş iki millete ayni gözle bakarım” sözlerinin sahibidir.
Bu her iki sözde TEVHİTTİR. Yaradılanın, yaradandan ötürü sevilişidir. Benlik duyguları yok olmuş, egoları sıfırlanmış din, dil, ırk gözetilmeden insanlar sevgi halesiyle kuşatılmışlardır. Asırlar öncesinin bu sevgi, bu aşk, bu insanlık mihveri kapitalizmin kanatları altında eriyip gitti ve menfaat mihveri dünyanın merkezi oldu. Artık benlik duygularının ve egoların getirisine odaklanmış olanların saltanatı var. İnsanlık ve sevgi dininin kurucusu olan mevlâna bu konuda ”Temiz ve saf kişilerin meclisine rahmet yağar derler. Bizim anıldığımız meclise ALLAH yağar” demiştir.
Dünlerin bu yüce sevgisinin bugünlerin dünyasında kuru bir dere yatağına döndüğünü görmenin acısı düşünen ve hissedenler de çok derindir. Ve ahlâk ta-rihinin çocukları diye tanımlanan toplumumuzun ahlâk ve hukuk dışı bir ortamda yaşamayı adeta yeğlediğini hissetmek ve görmek tam bir işkencedir. Dünü ve yarını her an bugün yapan, bütün zamanlara, süresizliği tenden arılaştıran candan belirli kılan ve varlığı yokluk potasında bir ilâhi zaman içre var eden nurların şairinin şiirlerinde imbikten geçen sezişler, zerafetin ufkunda billûrlaşan deyişler ilâhi aşkın bahçelerinde yıl on iki ay müjde çiçeklerinin açılışı gözlemlenir.
Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki şiir Onda yaşama bakışın aracıdır. Arap, Fars edebiyatına en üst dereceden vakıf olduğu ka-dar Yunancayı bilmesinin yanında islâm bilgi ve felsefesine hakimdir. Bütün bu nitelikleri sebebiyle,
”Bizce gönül kırmalar yoktur”
”Yolumuz baştan başa var oluş yoludur”
”Yaşam yoludur, huzurdur, barıştır”
sözlerini yaşam çerçevesi olarak belirlemiştir. Mev-lânayı anlamaya çalışırken zamanı aşmanın ve za-manı aşarak yaşamanın da bir olgunluk meselesi olduğunu görüyoruz. ”Şu bilinen zamanı, bir an için aşabilirsen, senin için ”niçin ve nasıl” diye hiçbir soru kalmaz. Bunun için gönül eri can dostu ol-mak. Bedenden, tenden el çekmek. Benlikten uzalaşmak. Deryada bir katre olmaya rıza göstermek. Vuslattan öte bir hasreti tefekkür dolu vakitlere aşina kılmak gerek” sözleri içimizi aydınlatıyor.
Mevlâna bir anlayışın adamıdır. bu arayışının en güzelini bir ilâhi hasretin doruğunda bulmuş onu
şiirle söylemiş, şiirden taşan duyarlılığı da sema ile bezemiş ve yepyeni ilâhi bir musukiyi yaratmıştır.
Şiir, musuki ve sema diyor. Bıkmadan, usanmadan tekrarlayarak yaşamını sürdüren mizacıyla
İnsan devamlı hareket halindedir. Hareket insanı bir arayışa iter: Aramaksa insanın kurtuluşudur. Bu da gerçeği arayıştır. Gerçeği bulmak, gerçeği görmek ve gerçeği yaşamak, Mevlânanın bütün dünyasıdır.
”Bir can var, canında o canı ara”
”Beden dağındaki gizli mücevheri ara”
”Ey yürüyüp giden dost, bütün gücünle ara”
”Ama dışarda değil, aradığını kendinde ara.”
Bu dörtlüğünde de görülmektedir ki bedenle ilgisi yok. Mücevheri ara diyor. Bir başka deyişle Allahın evi diye tanımladığı gönülle ve gönlün içindeki hazi-neyle ilgilen diye yakarıyor. Çünkü O, İslâmiyetin insaniyete eşit olduğunun bilincindedir. Yaşamanın esas anlamının da bu olduğunu sazıyla, sözüyle, semasıyla anlatmanın tutkusuyla tüm insanları Hakkın birliğine ve İlâhi aşka çağırır.
”Gel Ne olursan ol yine gel”
”Mecusi, putperest olsan da gel”
”Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değil”
”Tövbeni yüz kere bozsan da gel.”
Bu bir aşk, bu bir sevda, bu bir inanç, bu bir dostluk ve bu bir hoşgörü ve barış çağrısı nerede ne zaman unutuldu ki uzunca bir zamandır toplumsal bir histeri geçiren toplumumuz, hemen hemen her konuda kavga eden ve hiç kimsenin birbirini anlamaya niyetli olmadığı bir ortama sürüklendi.
Oysa ”Gel” Mısralarında yaşandığı gibi evreni ve hayatı devamlı bir sevgi ve hoşgörü halesi içinde yorumlayan mevlâna yaşamı bir gelişim, değişim ve ye-nileşmenin içinde değerlendirmiş duraganlıktan uzak sürekli hareket olarak belirtmiştir. ”Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikatı keşfedemezsin. Ken-dini ancak bir başkasının aynasında tam olarak görebilirsin. Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitlerin ardında nice cennet bahçeleri vardır. ŞÜKRET!.. İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Aslolan dileğin gerçekleşmediğinde de şükredebilmektir.Şükür ve sabır iki sonsuz hazinedir: Ve sabretmek öylece durup beklemek değildir, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır dikene bakıp, gülü, geceye bakıp, günü ta-hayyül etmektir.” Buyurmuştur.
”Şu hem var, hem de yok olan dünyadan”
”Azar azar yoklar gittiler, varlar geliyorlar”
mısraları da ayni düşüncenin şiirleşmiş halidir. Keza:
”Eski mallar satanların nöbeti geçti”
”Yeni şeyler satıyoruz.”
”Bu pazar bizim pazarımız şimdi.”
Bunları okudukça aklınıza ister itemez kuantumla ilgili görüşler geliyor ve bütün bunları Mevlâna 700 yıl önce söylemişti diyorsunuz.
”Çok insan gördüm, üzerinde elbise yok.”
”Çok elbise gördüm içinde insan yok.”
Dünün bu muhteşem duyarlılığı karşısında bugünün özle ilgilenmek varken öz olmayana itibar etmenin ve onu öne çıkararak özü unutturma yanlışlığının toplumumuzu nasıl bir kaosa getirdiğini düşünmemek ve üzülmemek mümkün değildir. Sevgi dolu Allahtan korku dolu yöneticilere sığınma yanlışlığının azabı rahmanilerin gününü karartmakla kalmıyor, vicdanı pak olanları yarınların endişesi harap edi-yor. Bütün bir dünya Mevlânaya koşarken bizim on-dan uzaklaşmamızın anlaşılır yönü yoktur.
Bütün bir ömrünü insanların iyiye, güzele ve doğ-ruya ulaşmasına harcayan Mevlâna,
”Ben hacetler kıblesiyim, gönlün kıblesiyim”
”Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben”
”Saf aynayım, sırrım dökülmemiş, paslanmamışım”
”Ben kin dolu bir gönül değilim”
”Tur-u Sinanın gönlüyüm.”
Mısraları ne olurdu tüm insanlar tarafından benimsenir olsaydı da dünyamız kan revan içinde kal-masaydı. En azından kendi toplumumuz tarafından anlaşılıp uygulansaydı da bazı gazetelerin sayfaları analarını doğrayan, çocuklarını lime lime eden, eş-lerini bin yerinden bıçaklayan dehşet sahneleriyle dolu olmasaydı. Hangi yönden bakılırsa bakılsın O bir aşk piridir. Bu aşk bir kendinden geçme bir kendini aşmadır. Bu aydınlık, iyimser ve sevinçle dona-tılmış olan aşma hali insanı nefsinden, bencilliğinden kurtaran bir tapınmadır.
”Alemde maksat insandır” diyen mevlâna yüce kitabımız Kuran-ı Kerimdeki ”İnsan ki o sorumlu” il-kesini savunmuştur. Ve ”gerçek bizim istediğimiz gibi değildir. Esas büyüklük insanları olduğu gibi kabul etmektir. Unutmayalım ki dünyanın herhangi bir köşesinde bir çocuk ölüyorsa, o çocuğun ölümünden hepimiz ayrı ayrı pay sahibi ve sorumluyuz. Bir yerde ölen de, öldüren de, yok olanda, yok edilende hep biziz. Çünkü her insanın varlığı, yaradılışının ve yaşantısının bir müşterek eseridir” der. Mevlânada insan, varlık ağacının meyvesidir. Ve bu insan ölümlü ile ölümsüzü, eğri ile doğruyu, iyi ile kötüyü insancıl yapısında toplayan bir bütünleştiricidir.
”Suret, suretsizlikten meydana geldi”
”Varlık peteğini ören arıdır”
”Arıyı vücuda getiren”
”Mum ve petek değildir”
”Arı biziz, şekil ve çokluk sadece”
”Bizim imal ettiğimiz mumdur.”
”Şekil ve cisim bizden vücuda geldi”
”Biz onlardan değil”
”Şarap bizden sarhoş oldu”
”Biz şaraptan değil”
Bu mısralarda insanlık şuurunun ve insan olmanın erdemliliğinin yüceliğini yaşıyoruz.Hazreti pir insanı Kuranın Tin suresindeki ”Biz insanı en güzel biçim-de yarattık” ayetiyle benimsemiştir…
Yaratılışımızın özünde şer ve ıstırap yoktur. İyilik, sev-gi ve hayr vardır. yaradan bu meziyetleri ile insanı
uyur gezer, pısırık, sönük, teslimiyetçi bir toplum ol-sun diye değil aksine gelişmeci, araştırmacı bir top-lum olsun diye yaratmıştır. ve madem ki insan varlıkların en şereflisidir, her nefeste Allahın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatılayarak buna yakışır şekil-de yaşamalıdır. Ve unutulmamalıdır ki Allah cezacı değil, rahman ve ödüllendiricidir.
Tasavvuf, Allah alemi bilinmesi için yaratmış ve sa-dece insanı ona lâyık ve kâmil (olgun-aydın) bilgi ile donatıp Allahı bilebilir olarak var etmiştir. Evrenin yaradılışını da:
”Kendi hüsnün hublar şeklinde peyda eyledin”
”Çeşm-i aşktan dönüp sonra temaşa eyledin”
mısraları iletamamlamıştır. Mevlânanın deyişiyle ”Hak, halkı, gizli güzelliğini görecek göz, hayran olacak gönül olsun diye halk etmiştir.” ”Her istediğini kendinde ara” ”Çünkü sen her şeysin! diyen Mevlânanın mısraları asırlar sonra büyük şair Yahya Kema l’in,”Bir sır gibiyiz az çok ilâh olduğumuzdan” mısraında yeniden ruhumuzu aydınlatan bir nûr olmuştur.
İnsan aşığı olan mevlâna sevgi okyanuslarının sonsuzluğunda insanın sevgisiyle yunup yıkanması tut-kusuyla şiirde, sözde ve semada ömrünü ”Şeb-i Aruz” gecesine hazırlamıştır.”İnsanı sevmek aslında Yaradanı sevmektir” diyen mevlâna balçıktan yara-tılan bedenle, nûrdan yaratılmış ruh arasındaki işbirliği için;
”Hiç şüphe yok ki, aşağının aşağısı bir bedenle, yü-cenin yücesi bir candan meydana gelişi, bu iki zıttı Tanrı bir bedende toplamıştır.” demiştir.
Asırlar sonra Feyzi-i Hindi ;
”Gökten yücesin topraktan bayağı”
”Yokluk zulmetiyle bağlıysan toprak”
”İlâhi nûrun tecelligâhı isen. Arş.”
dizelerin de aynı duygu ve düşünceyi şiirleştirmiştir.
”Hakiki Allah aşığı ezanı okurken ayağının altındaki minare su olup akar” sözleri göstermelik, sahte ve yapmacık niyazların değil içten, gönülden ivazsız ve garazsız yakarışların Allah nezdinde makbul oldu-ğunu anlatmaktadır.
”Ey oğul, bağlanma, hür olmaya bak. Ne zamana kadar altın ve gümüşün eseri olacaksın. Afiyet istiyorsan cihana meyletme. Ne kadar zengin olsan da ancak yiyebileceğin kadar yersin. Bak, çıplak geldik; giyindik. soyunduk. gidiyoruz. Ve bil ki aşk ve gönül inceliği helâl lokmadan meydana gelir. Bütün evreni araştırdım, iyi huydan başka liyakat bulamadım. “Ben kuran’ın bendesiyim, seçilmiş Muhammed’in ayağının tozuyum” diyen mevlâna da insan düşünceye sığmayacak kadar yücedir.

5 Haziran 2015 Cuma

AKP'nin Tırları; Adnan Menderes - RTE, D.P. ve AKP!.. (1) + (2)

Tır / Tır / Tıırrrtt… (1)
RIFAT SERDAROĞLU
Büyük Devletler, gerektiğinde kendi menfaatlerini veya ülke dışındaki soydaşlarının yaşam haklarını korumak amacıyla silah gönderebilirler!
Bu şekilde yapılan gizli operasyonların bile o devlette kayıtları vardır.
-Silahlar nereden, kimin aracılığıyla, kaça alındı?
-Teslim edileceği yere kimler tarafından götürüldü?
-Ve en önemlisi bunların parası nasıl ve nereden ödendi?
Tüm bu soruların yanıtları, o devletin kayıtlarında olmalıdır…
Fakat aklı başında ve vatanını seven hiçbir devlet adamı, terör örgütlerine silah göndermez ve kafa kesicilere destek olmaz! Bunu yapma gafletinde bulunanlar hem kendilerinin feci sonlarını hazırlarlar, hem de ülkelerini çok zora sokarlar…
Sizlere Türk Devletinin yaptığı bir gizli operasyonu, üzerinden 58 (Elli sekiz) yıl geçtiği için anlatacağım.
Devletine ve Milletine hizmet etmiş, bu uğurda çok çileler çekmiş ve bugün için rahmete kavuşmuş vatanseverlerden yani gerçek "Devlet Adamlarından” söz edeceğim…
1957 seçimlerini, Demokrat Parti %47,87 oy ve 424 Milletvekili ile kazandı.
40 kişiden oluşan DP Parti Meclisi ilk toplantılarından birini yapıyordu!
Toplantı anında, Başbakan Menderes’in Özel Kalem Müdürü içeri girer ve Menderes’e bir şeyler fısıldar. Menderes “Buyursun, gelsin” der. İçeri bir beyefendi girer ve “Emrettiğiniz ürünler hazırlandı, Muhterem Başvekilim” der ve sorar; “Ben bu ürünleri kime zimmetleyeceğim?”
Menderes; “Hizmetiniz için teşekkür ederim. Teslim belgelerini imzalayacak iki arkadaşımı göndereceğim, çıkabilirsiniz” der ve toplantıya devam eder.
Toplantı bitiminde Menderes; “Sayın Serdaroğlu, Sayın Erdem sizler lütfen kalınız” der. Menderes- İzmir MV Eczacı Kemal Serdaroğlu- Antalya MV Sadık Erdem ve Özel Kalem Müdürü Ahmet Salih Korur, toplantıya devam ederler.
Menderes; “Kıbrıs’taki Rum mezalimi tırmanıyor, soydaşlarımız katlediliyor,
biz ise hem teknik yetersizlikten, hem de ABD baskısından açıkça destek olamıyoruz. Bu yüzden, Fatin Bey (Fatin Rüştü Zorlu) ve Korgeneral Daniş Karabelen önderliğinde, Rıza Vuruşkan-Burhan Nalbantoğlu-Rauf Denktaş-Kemal Tanrısevdi tarafından, TMT (Türk Mukavemet Teşkilâtını) kurulmasına onay verdik. Onlara silah gönderilecek. Biraz önce gelen Bey, MKE Genel Müdürü (Makine Kimya Endüstrisi) idi. Eğer kabul ederseniz bu silahlar size zimmetlenecek ve parası Tahsisat-ı Mestureden (Örtülü Ödenek) ödenecek” diyerek sözlerini tamamlar.
Serdaroğlu ve Erdem görevi kabul ettiklerini ifade ederler.
Menderes, “Başbakanlık Müsteşarı konunun organizasyonu için görevlendirilmiştir. Sizlerle o temas edecektir. Sizlerden ricam, silahların yerine ulaştığını bizzat görmenizdir” diyerek, teşekkürle DP’ nin en genç iki milletvekilini uğurlar.
Serdaroğlu ve Erdem, MİT ve Genelkurmay görevlileriyle beraber iki deniz römorkörü ile binlerce hafif silahı bir gece vakti bizzat TMT’ ye gizlice teslim ederler. Bu silahlar, adadaki binlerce Türk’ün hayatını kurtarır. Daha sonra silahların teslim edildiği yerleşim beldelerine, Serdarlı ve Erdemli isimleri verilir. Ama kimse niçin bu isimler verilmiştir, bilmez. Görev yerine getirilmiş, ağızlar mühürlenmiştir.
27 Mayıs 1960 ta Askeri bir darbe olur. Bu darbe, Türk Ordusunun “Emir-Komuta zinciri” içinde yaptığı bir darbe değildir. MBK (Milli Birlik Komitesi) denen bir grup subay, ülke yönetimine el koydular. MBK üyesi Teğmen rütbesinde bir subay, bir Orgenerale emir verebiliyordu!
DP yönetimine yakın oldukları gerekçesiyle 1400 Subay, MBK tarafından emekli edildi. Bunların içinde, Kıbrıs’a gönderilen silahlar hakkında bilgi sahibi olan Genelkurmay İstihbarat Dairesi Subayları da vardı. Darbe sonrası, yapılan ihbar ve araştırma sonucu, Kemal Serdaroğlu ve Sadık Erdem’e zimmetli binlerce adet silah olduğu bilgisine ulaştılar. Zamanın MİT Müsteşarı Behçet Türkmen’in gerçekleri saklaması ve ihanetiyle, iki milletvekili “Askeri Yönetime karşı halkı silahlandırmak” suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar.
Babam Kemal Serdaroğlu, bir sene boyunca Yassıada da işkence gördü.
Kafasına, tas içinde canlı fare koymak- diz altlarına top mermisi koyup, omuzlarına asker oturtulması-gece belinden urganla bağlanıp, sürat motoruyla ada etrafında buz gibi denize atılıp dolaştırmak, bunlardan bazıları idi.
Bizlerin evleri, çiftliğimiz, fosseptik çukurlarına kadar defalarca arandı.
Babamın yakın arkadaşlarından, Jandarma dayağı yemeyen kalmadı…
Sonuçta...
Rahmetli Menderes, silahların tutarı olan 4.877.780 lirayı zimmetine geçirmekten suçlu bulundu ve tahsili için Aydın’daki arazilerine el kondu.
Menderes idam edildi, Serdaroğlu müebbet hapse mahkûm oldu. Mahkûmiyetten sonra gerçek anlaşıldı ama suçsuz yere çekilen acılar, bizlere kaldı. Babam 1988 yılında vefat etti. Bu olayı hiçbir yerde konuşmadı.
Sadece bana, bir kısım belgeleri de göstererek anlattı.
Değerli Okurlar!
Bunlardan bahsetmeyi hiç istemezdim. Fakat Bademler, kutsal duyguları ve vatan sevgisini öylesine çirkin bir şekilde istismar edip, siyasi rant uğruna kullanıyorlar ki, gerçek “Devlet Adamı” nasıl olur, Vatanseverler, vatanları ve insanları için nasıl görev yapıp, kenara çekilirler, sizlere hatırlatmak istedim.
Bademler şu sorulara mutlaka yanıt verilmelidirler;
-El-Nusra’ya, dolayısıyla El-Kaide ve IŞİD’e gönderildiği söylenen silahlar nereden alındı?
-Kimler bu silahların alımında aracılık etti?
-Silahlar, Türkiye’ye hangi yoldan getirildi?
-Bu silahların parası nasıl ve kim tarafından ödendi?
Bu soruların yanıtları, emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinin tümünde resim ve belgeleriyle zaten vardır. Üstüne, Cumhur’un Başı’ nın-Başbakan Davutoğlu’nun çelişkili beyanlarını, AKP yetkililerinin açıklamalarını ve basında çıkan fotoğrafları-yazıları da ekleyin, geleceğiniz nokta;  Türkiye’nin “Teröre Destek Veren Ülkeler” arasına sokulması faciasıdır.
Çırpınmamız ve üzüntümüz, ülkemizi bu ayıptan kurtarabilmek içindir.
Burada bir suç varsa o suç tamamen AKP Hükümetlerinindir. Türk Devleti ve Türk Milletinin bu çirkinliklerle hiçbir ilgisi yoktur.
Yarın, yazının ikinci bölümünde Badem’in, rahmetli Menderes’i ve Demokrat Partiyi istismarını anlatacağım.
Katırdan at, bademden demokrat olamayacağını bir defa daha göreceğiz…
TIR / TIR / TIIIRRTT (2)
RIFAT SERDAROĞLU
Bademler, Türk Siyasetinin iki ana damarından biri olan Demokrat Partiyi ve Başbakan Adnan Menderes’i sürekli olarak sahiplendiklerini söylerler!
Menderes ve iki Bakanının Yassıada da kurulan darbe Mahkemesi tarafından suçsuz yere ve vahşice asılmaları olayını ise hep istismar ederler. Fakat DP’ nin Kurucusu ve Cumhurbaşkanı, Kurtuluş Savaşımızın “Galip Hoca ”sı Celal Bayar’ ın adını hiç anmazlar ve ondan nefret ederler…
Eyy Badem, anladık sen kendini DP ve Menderes’ten yana sayıyorsun ama bakalım DP ve Menderes senden yana mı?
Dünya görüşünüz, Türkiye’ye ve dünyaya bakışınız, İslam Dini ve Lâiklik hakkındaki görüşleriniz, Atatürk ve Devrimleri hakkındaki düşünceleriniz, Siyaset anlayışınız, Para-Servet-Güç hakkındaki tutumlarınız benzer mi, yoksa bu konularda aranızda Kuzey ve Güney kutupları arasındaki kadar fark var mı?
Adnan Menderes kimdir?
-Menderes, gençliğini doya-doya yaşamış entelektüel biri idi.
-Menderes, İzmir Amerikan Kolejinden ve Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olmuş çağdaş bir Türk aydını idi.
-Menderes, Kurtuluş Savaşımıza katılmış, “İstiklal Madalyası” almış ve Büyük Atatürk’ün takdirini kazanmış biri idi.
-Menderes, Başbakan olduğunda dededen kalan 33.000 dekar araziye sahipti. İdam edildiğinde sadece 3.000 dekar arazisi kalmıştı. Arazilerinin büyük bir kısmını ya satmış, ya da topraksız köylüye dağıtmıştı. Yani Menderes, siyaset yapıp çift-çubuk, han-hamam sahibi olmamış, aksine çiftlik satarak siyaset yapmıştı.
-Menderes’in çok iyi eğitimli üç oğlu vardı. Hiçbirinin devletle iş yapmasına izin vermedi. Çocukları ve Muhterem eşi, örnek ve saygın insanlar olarak yaşadılar.
-Menderes, hiçbir zaman “İslam Devleti” kurmak gibi bir hayale kapılmadı.
Menderes’in yönetim şekli ve siyaset anlayışı elbette ki eleştirilebilir. Geçmişe yönelik bu tarz eleştirmeleri, zamanın siyasetçileri zorlayan şartlarını, ülkenin o anki sıkıntılarını, ülkenin olanaklarını ve dünyadaki gelişmeleri inceleyerek yapmak gerekir.Fakat hiçbir gerekçe, darbelere haklılık kazandırmaz ve hiç ama hiçbir gerekçe, siyasetçilerin asılarak cezalandırılmalarına yol açmaz, açmamalıdır…
Devam edelim;
-HIRSIZ kelimesi geçtiğinde, kimse bu kelimeyi Menderes ile bağdaştıramaz.
-Hiç kimse; Menderes eskiden kaçak gecekonduda otururdu, siyasete girdi köşe oldu, diyemez.
-Hiç kimse Menderes’in çocukları, babalarının nüfuzunu kullanıp, haksız servet elde ettiler diyemez.
-Hiç kimse, Menderes için, müteahhitlerden para toplayıp gazete satın aldı diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, yurtdışı bankalarında 8 gizli hesabı var diyemez.
-Hiç kimse Menderes, haram yedi ve çocuklarına haram yedirdi diyemez.
-Hiç kimse Menderes’in Bakanlarının, para karşılığında kendilerini satıp, çoluk çocuğun önüne yattığını söyleyemez.
-Hiç kimse Menderes için, çocuklarıyla birlikte avanta paraları sıfırladı diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, sabah söylediğini, akşam inkâr edecek kadar yalancıdır diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, ülkesinin bütünlüğünü tehlikeye atacak uygulamalarda bulundu diyemez.
Kimin için mi derler?
Ne bileyim ben yahu? Onu da siz 7 Haziran’ da siz bulun ve gereğini yapın, lütfen gari…
Not; Cumhur’un Başı, Can Dündar için; “Bu haberi yapan kişi, bunun bedelini AĞIR ÖDEYECEK. Öyle bırakmam onu” dedi. Bu sözlerin söylendiği andan itibaren Can Dündar’ın başına gelecek her türlü belanın tek sorumlusu Cumhur’un Başı ’dır. Tarihe not düşün. “TUT TAYYİP TUT, CAN’I TUT.” Aman bırakma, sıkı sımsıkı tut…

27 Mayıs 2015 Çarşamba

27 MAYIS’TA ÖNCE MİLLİ İRADE ve HUKUK KATLEDİLMİŞTİR…

27 MAYIS’TA (ÖNCELİKLE) MİLLİ İRADE 
ve HUKUK KATLEDİLMİŞTİR…

1946’da Demokratlar meşru bir kıyam hareketiyle “Yeter söz milletindir” diyerek çok partili siyasi hayatımızda yerlerini aldılar fakat açık oy, gizli sayım yaptırarak oy hırsızlığı ile aldıkları gayr-i meşru yetkiyle devleti idare edenler, geç bulup tez kaybettiğimiz Adnan Menderes’e yol vermediler.
Şaibeli 1946 seçimlerinden sonra hakim güvencesi ve gizli oy uygulaması ile yapılan 14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde yılların tek partisi olan CHP iktidardan, 3 Eylül 1950 Mahalli Seçimlerindeyse muhalefetten tasfiye edilmiştir.
Ahmet Şerif BAYINDIR
ADNAN MENDERES
DEMOKRASİ PLÂTFORMU
BAŞKANI
Öncü Demokratlar; dört yıla varan destansı bir mücadele sonucu siyaset tarihimizin en büyük halk hareketi, emsalsiz bir efsanesi olan Beyaz İhtilâl’i başardılar.
14 Mayıs 1950’de doğrudan, aracısız, bağımsız ve bağlantısız olarak bizatihi millet tarafından iktidara getirildiler. Hükümet oldu, milletin sevgilisi, sessiz sözsüz halkın ve geniş kitlelerin sesi, sözü, aşı, aşkı, güneşi, ışığı ve ümidi oldu Demokratlar.
On yıllık iktidarları boyunca, uluslararası standartlara göre dünyada eşi emsali görülmemiş bir inkişaf, ilerleme, idame, ikame, sanayi, gelişme ve büyüme hareketine imza attılar. On yılda 100 yıla bedel muazzam bir kalkınma hareketini gerçekleştirdiler. Müzmin hale gelen işsizlik, açlık, yokluk, karne, kıtlık, hastalık; Halk Partisi’nin istibdat dönemi ve milli şeflik eseri olan cehalet ve sefaleti yendiler. Devlet hayatı ve millet hafızasından ısrarla silinmek istenen dini, milli, ilmi, tarihi ve kültürel değerleri ihya ettiler.
Siyaset anlayışlarını, yönetilenlerin hayat standartlarını yükseltmek ile temel hak ve hürriyetleri hayata geçirmek üzerine kuran demokratlar, devletin dayatmacılığının temelinde sivil ve askeri bürokrasinin olduğunu görmüşler, bunun yerine de daima milletin tercihlerini yerleştirme çabası içinde olmuşlardır.
Camilerin ahıra dönüştürüldüğü, Kur’an öğrenmenin ve Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklandığı, cenazeler için kefenlik bezin bulunmadığı, jandarma dipçiği ile vergi toplandığı bir dönem kapanmış; kalkınan, zenginleşen, büyüyen, milli ve manevi değerleri sahiplenen; NATO, CENTO, Balkan Paktı, Kıbrıs davamızdaki başarıları ile dünyada saygın hale gelen Türkiye’nin varlığında, milletin kendilerine bir daha teveccüh etmeyeceğini anlayanlar, her türlü yalan iftira ve tezvirata başvurmuşlar, “Bu hassolar, memolar mı bizi idare edecek?” diye hazımsızlıkla kahrolmuşlardır.
27 Mayıs 1960’a giden süreç ise daha 1950’de başlamıştır. Cuntacılar hatıralarında bunu itiraf etmişlerdir. Bürokrasinin sivil ve askeri kanatlarıyla devletin üzerine konumlandığı bir gelenek açıkçası demokrasiye tahammül edememiştir.
“Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal meşru bir haktır”, “Sizi ben bile kurtaramam” sözleri ile cuntacılara işaret fişeği atan İnönü, 1957 Seçimlerinden sonra artık seçimle iktidar olamayacağını anlamıştı. Sağına basını, soluna üniversiteyi alarak şiddetli muhalefet ve gerilim politikaları ile cuntacıların işini hayli kolaylaştırmıştır.
27 Mayıs’ın cunta lideri İsmet Paşa’ya koşup giderek “Paşam emirleriniz bizim için Peygamber buyruğudur.” demiştir. Paşa’ya sorulduğunda ise “Ne içindeyim, ne dışındayım.” diyebilmiştir. Balkona çıkıp neşeden dört köşe olmuş halde davul dövdüren bir avuç şakşakçıyı gülerek selamlayabilmiştir. Dileriz ki bundan böyle balkonlardan hep milli irade zaferleri kutlansın.
Tarihimizin en büyük yalan furyası sonucu milletimize yapılan bir suikast olan 27 Mayıs darbesi ile tekrar “Millet devlet içindir” anlayışına dönülmüştür. Hırçın CHP ile cunta el ele verip “Ordu millet el ele” kuyruklu yalanını yaymışlardır. Anayasayı ortadan kaldıranlar, anayasayı ihlal etmekten darağaçları kurmuşlar, milletin kahir ekseriyeti yas tutarken bir de “Anayasa Bayramı” kutlamışlardır.
28 Mayıs sabahı ne yapacaklarını bilmeyen cuntacılara üniversite ve hukuk çevrelerinden bazı postal yalayıcılar akıl hocalığı yapıvermişlerdir. 27 Mayıs 1960’dan 17 Eylül 1961’e dek ülkemizde ne meşruiyet ne Demokratlara yüklenebilecek bir suç, ne hukuk, ne adalet, ne mahkeme ve ne de cezaların geçerliliği söz konusudur.
Aziz Menderes’in idamının tek sebebi: “Tekrar iktidar olur” korkusudur. Ebedi ve Abide Başvekilimiz rahmetli Adnan Menderes’in uğradığı akıbet milletimizin ruhunda ve şuurunda kapanmayan derin yaralar açmıştır. Aziz milletimizden, hususan aydınlarımızdan mühim bir istirhamımız, Adnan Menderes ve arkadaşlarından söz ederken “Demokrasi Şehidi” diye bir tabirden özenle kaçınmalarıdır. Adnan Menderes ve arkadaşları gerçek anlamda birer “şehid”tirler.
Ahmet Şerif BAYINDIR
ADNAN MENDERES
DEMOKRASİ PLÂTFORMU
BAŞKANI
Bugün bizim amacımız; 1960’larla ruhları karartmak değil, 1950’lerle Menderes’in güler yüzünü ve Türkiye’nin aydınlık geleceği ile ilgili ısrarlı ümidini canlı tutabilmektir.
Ayrıca 27 Mayıs 1960 ve takip eden artçılarının yerleştirdiği Anayasa’nın sivillerce yapılamayacağı anlayışının bugün bile elbirlik sürdürüldüğünü görmek bizleri ziyadesiyle üzse de Anayasa da değişecektir, büyük ihtimalle Başkanlık sistemine de geçilecektir. Devletin nitelikleri korunacak fakat hür ve demokrat Türkiye’ye mutlak surette ulaşılacaktır.
Menderes devrinde demokraside çırak, Özal zamanında kalfa olan milletimizin şimdi Erdoğan döneminde artık bir usta olduğunu görmekten de sevinç duyuyoruz. Şanlı Demokratların günümüzdeki devamı olan Hükümetimizi ve Milletin Adamı Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı Aziz Menderes’in akıbetiyle tehdit edenler 7 Haziran seçimlerinde milletimizden okkalı bir Osmanlı tokadı daha yiyeceklerdir.
Adnan Menderes Demokrasi Platformu olarak yeni nesillere gerçekleri aktarmak, onları demokrasi konusunda bilinçli kılmak için çabalarımızı sürdürecek; vesayetçi, cuntacı, darbeci zihniyetin günümüzdeki uzantılarının oyunlarının farkına varmaları için önemli bir laboratuvar olan 1946-1960 dönemini gündemde tutmaya devam edeceğiz.
Ahmet Şerif BAYINDIR
Adnan Menderes Demokrasi Platformu
Yönetim Kurulu Başkanı

14 Mayıs 2015 Perşembe

14 MAYIS BEYAZ DEVRİM; NACİ AKIN - MANİSA OLAY GAZETESİ

14 MAYIS BEYAZ DEVRİM
İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, demokrasi cephesi savaştan galip ayrılmıştı. Tüm dünyada sevinçle karşılanan bu mutlu son Türkiye’de de yankı bulmuştu. 8 Mayıs 1945 günü Almanya’nın koşulsuz teslim olmasıyla o gün Avrupa’da savaş son bulmuş ve bayram ilan edilmişti. İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan babam, o gün akşam İktisat Fakültesi Kütüphanesinde kardeşlerine yazdığı mektupta, karşısında duran Beyazıt Kulesinin ışıl, ışıl aydınlatıldığını, cadde ve sokakların bayraklarla donatıldığını, halkın ve özellikle de üniversite gençliğinin bayram yaptığını yazıyordu. O gece yurdun dört bir yanından İstanbul’a okumaya gelen öğrenciler halkla bütünleşerek sabaha kadar sokaklardaki eğlencelere katılmışlar, hür dünyanın zaferini coşkuyla karşılamışlardı.
Bu olay Türkiye’de de demokrasi, eşitlik, adalet taleplerinin artmasına neden olmuş temel hak ve hürriyetlerin sonuna kadar kullanılması ve çok partili demokrasiye geçilmesinin de önünü açmıştı. Türkiye hür dünyayla bütünleşme adına geri dönülemez bir yola girmiş ve Milli Şeflik rejimi de bu talepleri göz ardı edemez noktaya gelmişti. 1945 yılının sonlarına doğru Atatürk’ün son Başvekili Celal Bayar, Aydın Mebusu Adnan Menderes, Prof.Dr. Fuat Köprülü ve İçel(Mersin) Mebusu Refik Koraltan CHP gurubuna verdikleri tarihi “Dörtlü Takrir” ile bu talepleri resmileştirmişler ve yeni bir tartışma açmışlardı. Milli Şef İnönü CHP içinde muhalefet olmaz diyerek, önergenin gurupta reddedilmesini sağlamış, ancak “çok istiyorlarsa ayrı bir parti kursunlar” diyerek de önlerini açmış ve bir bakıma yol göstermişti.
7 Ocak 1946 günü bu dörtlünün önderliğinde Demokrat Parti kurularak halka bir umut ışığı gibi doğdu. Kısa sürede yurt sathına yayılan DP, iktidarı da endişelendiriyor, iktidarlarının gün be gün altlarından kayıp gittiği gerçeği gün gibi ortaya çıkıyordu. Umulmadık bir biçimde büyüyen ve halkta karşılığını bulan DP’nin bu hızlı çıkışı, iktidarı seçimleri öne çekmeye ve seçim hilelerine başvurmaya sevk etti. Nitekim 21 Temmuz 1946 seçimleri, açık oy, gizli tasnif gibi anti demokratik yöntemlerle gerçekleşti, CHP il başkanı, ilçe başkanı konumundaki Vali ve Kaymakamlarla, jandarma baskısı altında çalışan seçim kurulları sonuçları tersine çevirerek erken gelecek bir baharın önünü kesti.
14 Mayıs 1950’ye gelindiğinde ise seçim hukuku değişmiş, gizli oy açık tasnif usulüne dönülmüş, Valilerin baskıları nispeten azalmış, 1946 seçimlerindeki usulsüzlük ve hilelerden dolayı Batıya karşı mahcup olan, itibarı zedelenen iktidarın da yapacak bir şeyi kalmamıştı. Sonunda 14 Mayıs 1950 günü Türkiye’de kansız, darbesiz, hilesiz, serbest seçimlerle iktidar el değiştirmiştir. Kuşkusuz bu Demokrat Partiden çok halkın zaferidir. Ülkede ilk defa halk kendi kaderini, kendisi tayin edecek iradeyi  ortaya koymuş ve baskı rejimine dur demiştir.
Tarafsız gözlemciler, bilim adamları ve araştırmacılar 14 Mayıs’ı sadece siyasi bir olay olarak değil, sosyolojik bir vaka ve siyasal iletişimin başarılı bir tezahürü olarak değerlendirirler. Onlara göre 14 Mayıs halkın oligarşik diktaya başkaldırısı, kendi hak ve hürriyetlerine sahip çıkması, tebaa olmaktan çıkıp eşit yurttaş olma yolunda adım atması ve 4 yıl önce gasp edilen kutsal oyunun namusunu koruma hadisesidir. Böylelikle halk kendi iradesiyle kendisini yönetenleri seçmiş, egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğunu da tüm dünyaya göstermiştir. O gün DP sadece siyasi rakibi CHP ile değil, Cumhurbaşkanı Milli Şef İsmet İnönü ve Devletin tüm kudreti ve kurumlarıyla da yarışmıştır. Sonunda halk galip gelmiş, milletin gücünün her şeye kadir olduğu anlaşılmıştır. Bu bir devrimdir, halk iradesinin beyaz devrimidir.
Beyaz devrimin 65. Yılını kutladığımız bugün maalesef oligarşinin yeniden hortlamakta olduğunu, milli şeflik, tek adamlık heveslerinin yeniden arttığını, vesayet rejiminin şekil değiştirerek yeniden varlığını korumaya çalıştığını, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğünün yok edilmeye çalışıldığı kuşkularının var olduğunu, hürriyet, adalet, eşitlik ve demokrasi ilkelerinin zedelendiğini üzülerek gözlemliyoruz. Anayasanın tarafsızlık ve eşitlik ilkesinin alenen ihlal edildiği, Devlet gücünün tek taraflı kullanılmaya çalışıldığı, yargı, medya ve sivil toplum üzerinde baskıların arttığı bir seçim döneminden geçtiğimiz konuşulur hale geldi. Bugün bunlar konuşuluyorsa Türkiye’nin yeni bir 14 Mayısa ihtiyacı vardır, aziz milletimizin sağduyusunun bunu gerçekleştireceğine olan inancımız tamdır.
Kalın sağlıcakla.

12 Eylül 2014 Cuma

Varlık Vergisi ve 6 Eylül 1955 Olayları; ANAYURT Gazetesi; Mehmet Arif DEMİRER, 8 Eylül 2014 Pazartesi

Varlık Vergisi ve 6 Eylül 1955 Olayları
http://www.anayurtgazetesi.com/images/spacer.gif
ANAYURT Gazetesi              M. Arif DEMİRER                            8 Eylül 2014 Pazartesi
http://www.anayurtgazetesi.com/images/spacer.gif
6 Eylül 2014 günü Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu’nun İsmail Beşikçi Vakfı’nda düzenlediği ‘6-7 Eylül Mağdurlarını Anma Etkinlikleri’nin tek konuşmacısı olan Rıdvan Akar’ın Varlık Vergisi ile ilgili bir kitabı var: Varlık Vergisi – Tek Parti Rejiminde Azınlık Karşıtı Politika Örneği. Rıdvan Akar, Mehmet Ali Birand’ın yardımcısı idi.
Bir Türk olan İsmail Beşikçi’nin ise özellikle ATATÜRK Dönemi Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde Kürtçülüğü destekleyen yayımlanmış çok sayıda kitabı var.
www.durde.org’un, anılan etkinliği hatırlatmak için gönderdiği e.posta’da 7 Eylül 1955 günü çekilmiş bir fotoğraf var. Fotoğrafta İstanbul Beyoğlu’nda bir gece önceki tahrip ve talan olaylarına “DUR” diyen Türk Silahlı Kuvvetleri tankları görülüyor.
Dilek Güven adlı bir yazarın 6 Eylül 1955 olayları hakkında yazdığı ve Tarih Vakfının yayımladığı Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları ve Stratejileri Bağlamında 6-7 Eylül Olayları başlıklı kitapta olaylar POGROM olarak tanımlanmış.
POGROM, Sovyet öncesi Rusya’da güvenlik güçlerinin Hükümetin talimatı ile azınlıklara uyguladığı kitlesel katliam. 6 Eylül’de tahrip vardı, talan vardı ama katliam yoktu !
Dilek Güven’in kitabındaki, benim bir kitabımdan kısaltılarak (kısaltıldığı belirtilmeden) ve çarpıtılarak yapılmış, alıntılar nedeniyle 2005 yılında Tarih Vakfı ve Dilek Güven aleyhinde İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinde dava açtım. Dilek Güven mahkemeden gelen davetiyeyi almamak için muhtarlıktan kaydını sildirdi. Tarih Vakfı iki defa mahkum oldu. Kararı temyiz etti ve tesadüfe bakınız Yargıtay 11. Hukuk Dairesi üç Bilirkişi Raporuna dayalı kararları “Bilirkişiler ehil değil” diye bozdu. Dava onuncu yılını tamamlamak üzere !
2010 yılında Cahit Kayra, 93 yaşında, bir kitap yazdı. 2014 yılında dördüncü baskısını aldım: Savaş Türkiye Varlık Vergisi. Bir yanda Varlık Vergisi kanununun kabul edildiği yıl (1942) Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları dikkate alarak vergiyi savunuyor öte yanda (hiç yakıştıramadım) yazarı çoktan vefat etmiş bir kitabı yerden yere vurarak, yargısız infaz yapıyor. 1951 yılında yayımlanan kitabın adı Varlık Vergisi Faciası idi. Yazarı ise Maliyeci Cahit Kayra’nı meslektaşı ve üstadı Faik Ökte.
Toparlarsak… Varlık Vergisi; 2. Dünya Savaşı ortamında bunalmış, aldığı ve de almadığı ekonomik kararlar nedeniyle bir yanda 10 Kasım 1938’de kilosu 30 kuruş olan şekerin fiyatını 500 kuruşa çıkaran öte yanda Varlık Vergisi kanunu ile insanları taş ocaklarına süren bir hükümetin, artıları ve eksileri ile bakıldığında, yanlış bir uygulaması. Bu uygulamayı inatla savunmak ve Faik Ökte’yi 1951’de yayımlanan kitabı yazmakla suçlamak bence çok yanlış.
Ama www.durde.org konuşmacısı Rıdvan Akar’ın yaptığı gibi Varlık Vergisini “Azınlık Karşıtı Politika” ya da Dilek Güven gibi 6 Eylül Olayları’nı POGROM, dolayısı ile Menderes’i POGROMCU ilan etmek de, bence İNSANLIK SUÇU.
6 Eylül Olayları’nı, Londra’daki Kıbrıs Konferansının, sonuç bildirisi yayımlanamadan, dağılması için Yunan Derin Devleti tertiplemiştir. Tahrip ve talan olaylarına katılanlar ise T.C. vatandaşlarıdır. Gözleri dönmüş, Beyoğlu Caddesi dükkanlarına saldırmışlardır. Katliam matliam olmamış ve ASKER, 4 saat gecikmeli olarak, saat 24:00’de duruma hakim olmuştur.
Olayları en doğru, o tarihte İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı (daha sonra Ecevit’in Milli Eğitim Bakanı) olan, Necdet Uğur açıklamıştır: “6-7 Eylül bir yağma ve tahrip için yapılmış gösteri değildir. Devlet güçlerinin de ihmali söz konusu değildir. Olay bir ulusal tepki olarak başlamıştır, sonradan tahrip ve yağmaya dönüşmüştür.
Bayar ve Menderes mağdurların sorunları ile ilgilenmeye 7 Eylül sabahı başlamışlardı! Türkiye’nin dış düşmana ihtiyacı yoktur. İçerisi zaten çeşit çeşit düşmanla kaynıyor.

FATİN RÜŞTÜ ZORLU VE BEHİÇ ERKİN; Behiç Erkin’in Zorlu hakkında 1941 yılında yazdığı takdirname:

FATİN RÜŞTÜ ZORLU VE BEHİÇ ERKİN
Behiç Erkin’in Zorlu hakkında 1941 yılında yazdığı takdirname:
“T.C. Paris Büyükelçiliği                                                                         Vichy 21 Ağustos 1941
“Bay Şükrü Saraçoğlu, Sayın Hariciye Vekili
“Merkeze nakil buyurulan Paris Büyükelçiliği Başkatibi Fatin Rüştü ZORLU’nun iki seneden beri refakatimde gösterdiği liyakat ve çalışkanlık vasıflarını ve bilhassa istihbarat hususundaki hizmetlerini yüksek katlarına arz etmeği bir vecibe telakki eyler ve tasvibi devletlerine ikran ettiği (İlgilenmeniz durumunda) halde kendisinin bir takdirname ile taltifini derin hürmetlerimle arz ve rica eylerim.” Paris Büyükelçisi Behiç Erkin
Behiç Erkin’in, hangi tarihte yazdığı bilinmeyen, Türk Tarih Kurumu’nun 2010 yılında yayımladığı Hatırat’ında Zorlu hakkında yazdıkları:
“Başkatip Fatin Zorlu iyi bir iş arkadaşı olmakla beraber, o da benim gibi Fransa’nın acemisi olduktan başka, kendisinde sezdiğim bir kanaat vardı. “Ankara’dakiler işleri idare edemiyorlar; çünkü kayınpederi Tevfik Rüştü Aras Dışişleri Bakanı değildir” Bu sebeple, kendi kendine, Ankara’ya akıl öğretir şekilde raporlar yazar, getirir, okur; fakat bunların hiç birisini kabul edip göndermezdim; beyhude ısrar edip dururdu.”   
Zorlu’nun 21 Ağustos 1958 tarihinde Meclis’te yaptığı bir konuşmada Behiç Erkin’inin adı geçmiştir. Meclis zabıtlarından alıntı:
“İkinci Dünya Harbinden bahsedin, diyorlar. Harp daha başlamadan Arnavutluk hâdiseleri karşısında müşterek beyannameyi imzalatan İnönü değil mi?
“İkinci Dünya Harbinde Hariciye Vekilini haftalarca Sovyet Rusya'da bekleten ve ittifak peşinde koşturtan ve sonra, harbin bidayetinde hiç bir cephe ve kuvvet muvazenesi belli olmadan ittifak anlaşmasını imzalattıran İnönü değil mi?
“Almanlar Fransa'ya girmek üzere iken mebuslarımızın eline «harbe gireceğiz» diye nutuklar gönderen ve Paris Büyükelçiliğimizden, bu naçiz arkadaşınızın elde ettiği bir malûmata istinaden, pek muhterem Behiç Erkin'in Fransızların Almanlarla mütareke yapmaya çalıştıklarını bildiren bir telgrafı üzerine son anda harbe girmekten vazgeçen İnönü değil midir? Nelerden bahsediyorsunuz?”
Behiç Erkin’in Hatırat’ında 12 Haziran 1940 günü hakkında yazdıkları:
“12 Haziran günü şehre inmiş olan Başkatip Fatin Zorlu, telaşla gelerek şehirde mütarekeden bahsedildiğini söyledi. Kendisini hemen Dışişleri Bakanlığına malumat almak için gönderdim. Bir müddet sonra ben de gittim. Sarih bir şey alamadık.”
Behiç Erkin’in, Zorlu’nun Meclis’te yaptığı açıklama ile ilgili Hatırat’ında yazdıkları:
“Bu beyanatta bahsedilen ve Sayın İsmet İnönü’nün harbe gireceğiz diye nutuklar gönderdiğini ifade eden kısmın mahiyetini bilmediğim gibi, benim telgrafım üzerine İnönü’nün son anda harbe girmekten vazgeçtiğinden de malumattar değilim. Bu husustaki tafsilat Fransa hatıralarının 1940 senesi Tours şehrinde bulunduğumuz zamana ait kısmında yazılmış olduğundan burada tekrar etmek istemiyorum… Fatin Rüştü Zorlu’nun bu işteki hizmeti, yalnız Tours şehrinden şatomuza geldiği şehirde mütareke dedikodusu duyduğunu bana bildirmesinden ibarettir. Fatin R. Zorlu’nun ‘benim telgrafım’ diye bahsettiği telgrafın mahiyeti budur.”
SONSÖZ: Tek bir Zorlu vardı. İdama giderken dahi daha önce ne dedi ise değiştirmedi. Behiç Erkin’in ise yukarıda görüldüğü gibi düşünceleri çok değişebiliyormuş. Yine de Hatırat ilgi çekici anekdotlar içeriyor. Ancak Zorlu örneğinde görüldüğü gibi yanıltıcı da olabiliyor. 
***   
Sevin Zorlu anlatmıştı: 21 Ağustos 1958 günü Fatin Rüştü ZORLU kürsüden inerken İnönü’ye yakın bir CHP milletvekili eliyle “senin kafanı keseceğiz” işareti yapmış.
Ekli yazı insanı insanlığından utandıracak bir örnek. (Mehmet Arif Demirer, 10.09.2014)