demokratlar kulübü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokratlar kulübü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2018 Pazartesi

DEMOKRAT PARTİ’nin 72. kuruluş yıl dönümü "Adnan Menderes Demokrasi Platformu tarafından" Nazilli’de kutlandı

DP'nin kuruluş yıl dönümünde panel

AYDIN'ın Nazilli ilçesinde, Adnan Menderes Demokrasi Platformu tarafından Demokrat Parti'nin (DP) 72. kuruluş yıl dönümü nedeniyle 'Beyaz İhtilalden Sessiz Devrim'e isimli panel düzenlendi.
Adnan Menderes Demokrasi Platformu'nca, Demokrat Parti'nin 72. kuruluş yıl dönümü için Nazilli Belediyesi Mehmet Yüzügüler Kültür Merkezi Nikah Salonu'nda 'Beyaz İhtilalden Sessiz Devrim'e isimli panel yapıldı. Türkiye Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği Başkanı ve gazeteci Şebnem Bursalı, panele konuşmacı olarak katıldı.
AK Parti Aydın Milletvekili Abdurrahman Öz, AK Parti İl Başkanı Ahmet Ertürk, AK Parti eski Aydın milletvekilleri Ahmet Rıza Acar ve Ali Gültekin Kılınç, AK Parti Aydın İl Kadın Kolları Başkanı Seda Sarıbaş, AK Parti Nazilli Kadın Kolları Başkanı Ayşin Hittet, AK Parti Nazilli İlçe Başkan Adayı Bülent Sayar, daire müdürleri, AK Parti ilçe başkanları, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ile vatandaşlar paneli izledi.
Panelin açılış konuşmasını yapan Platform Başkanı Ahmet Şerif Bayıdır, Menderes'in 3-5 saatlik uykuyla millete 10 yıl hizmet ettiğini söyledi. Menderes'in idamıyla hem devletin hem milletin perişan düştüğünü dile getiren Bayındır, "Zemheride kalmış memlekete Adnan Menderes baharı getirdi. Bize baharı yaşatan Adnan Menderes'i rahmetle anıyoruz" dedi.
Gazeteci Şebnem Bursalı ise DP döneminden bahsederek, konuşmasına başladı. Türkiye'nin bütün rakamlarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte değiştiğini söyleyen Bursalı, "Türkiye her alanda kanatlanmış, özgüven kazanmış, her alanda dünya ile rekabet edebilir hale gelmiştir. Gerçek anlamda bir sessiz devrim yaşanmıştır. Gerileme devirleri kapanmış, yükselme çağı tekrar başlamıştır. Türkiye tarihiyle barışmıştır. Millet, devletiyle barışmıştır. Millet özgürleşmiştir. Ceberut devlet anlayışı sona ermiş, devlet-millet için var olan bir hizmet aracına dönmüştür. 15 Temmuz ile birlikte Türkiye artık darbe kanserinden ebediyen kurtulmuştur. Oyunun kuralının demokrasi ve millet iradesi olduğu tescillenmiştir. Vesayet temelli tasfiye edilmiştir. Ülkenin nasıl ve kim tarafından yönetileceğine sadece millet karar vermektedir. Son 17 yılda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, rahmetli Menderes'in, rahmetli Özal'ın, rahmetli Erbakan'ın yapmayı hayal ettiklerini gerçekleştirmek, sessiz devrim ile nasip olmuştur" dedi.
Bursalı ayrıca, Türkiye'de 3 Kasım 2002'de başlayan döneme 'Sessiz Devrim' adını yabancıların verdiğini belirtti.
Bahattin ALBAYRAK / NAZİLLİ (Aydın), (DHA)

15 Haziran 2017 Perşembe

BİR MÜFTERİ "NİHAT GENÇ" E, ADNAN MENDERES VE DEMOKRAT PARTİ YALANLARI, İDDİA VE İFTİRALARI HAKKINDA CEVAPLAR:

1. Menderes’in evlilik dışı ilişkilerini onaylamıyor başka bir yorum da yapmıyorum. Metresine örtülü ödenekten ev aldığı YALAN. Örtülü Ödenek Davası Tutanakları yayımlandı. Böyle bir iddia yok.
2. Türkiye, BM’in kurucu üyesi idi. Asker gönderilmesini talep eden BM idi.
3. Marshall Planı antlaşması ile Türkiye’ye malzeme (uçak vs) gelmedi. Proje bazında para (hibe veya kredi) geldi. Bu tür kuyruklu yalanlar günümüzde yaygınlaşıyor, çünkü bu iddiaları üretenler Marshall Yardımı ne idi, ne değildi, bilmiyorlar.
4. 6 Eylül Olaylarını biz (Türkler) yaptık, Yunan Derin Devleti tertipledi.
5. Menderes, İsrailli ile buluşmuş, 50 yıl gizli kalmış. Ne konuşmuşlar ki?
6. Hangi demiryolları söküldü, hangi vatana ihanet antlaşması, hangi 54 cami?
7. Bence bilerek gerçekdışı iddialarda bulunanlar şerefsiz hainlerdir.

                                        Mehmet Arif Demirer    
           Ankara: 15 Haziran 2017

26 Şubat 2016 Cuma

LAİKLİK, İSLÂM, DEMOKRASİ (DP) VE TÜRKİYE; Dr. ESAT KIRATLIOĞLU

LAİKLİK, İSLÂM, DEMOKRASİ VE TÜRKİYE
Dr. Esat KIRATLIOĞLU (*)
Dünya tarihinde demokrasi (demos cratos / halk idaresi), gerçek hüviyeti ile bugünkü demokratik ülkelere yerleşebilmek için, hem çok uzun bir yol kat etti, hem de çeşitli zorlu safhalardan geçti. Demokrasi ilk defa İngiltere’de 1215’de Kral John’a, asiller tarafından zorla ilân ettirilen Magna Carta Libertatum (büyük özgürlük fermanı) ile insan hayatı ile özdeşleşti.
63 md den oluşan Magna Carta’nın 3 ana temeli vardır.
1. Vergiyi toplamak ve sarf etmek kralın yetkisinden alındı ve asillerden teşekkül eden bir kurula verildi. Bu kurula kanun yapma yetkisi de verildi.(ilk parlâmento)
2. İnsanlar ancak kanunla cezalandırılabilir,
3. Adalet satılamaz ve geciktirilemez.
Demokrasi çok daha sonra 1776 da ABD istiklal beyannamesi ve 1789 da Fransız ihtilâli ile dünya ve geniş halk tabakaları tarafından duyulur hale geldi. İnsanlar kızıl derili, siyah derili ya da beyaz derili, sarı tenli olsun efendileri ya da kuvvetlilerce inim, inim inletiliyordu. İmparatorlar ve hükümdarlarca orta çağ dediğimiz zaman diliminde Hıristiyanlara uygulanan zulüm, onları ta Kapadokya’ya (Nevşehir civarı) kadar kaçmaya ve kendilerinin yaptıkları yer altı şehirlerinde yaşamaya mahkûm etmişti.
Ancak bir müddet sonra Papalık ve Kilise, devleti yönetir hale geldi.
Öyle ki, bir Alman hükümdarını aforoz eden Papa’dan af dilemek için (Alman hükümdar) Alp dağlarında tatil yapan Papa’dan kabul edilmesi çaresizliği içinde, aylarca karlı dağlarda sürünmüştür. Kilise artık hükümdarların dahi üstünde idi
            Fransa’da kilisenin yönetime baskısı, ayrıca İmparator’un da halk üzerindeki umursamazlığı had safhaya varmıştı. Halk yoksul ve perişandı. Öyle ki, yiyecek ekmek bulamıyoruz diye feryat eden halka, Kraliçe MARİE ANTUANET, “o zaman pasta yiyin” diyordu. Bu şartlar altında 1789 halk hareketi ile Fransız ihtilâli oldu. İhtilâlciler cumhuriyet ilân ederek halkın yönetimini sağladılar ve laiklik prensibi ile de kiliseyi “devletin üzerinde etkisi olmayan bir yapı” biçiminde organize ettiler (ileride laikliği ele alacağız).
            1299 da kurulan ecdadımız Osmanlı devleti Müslüman bir devletti.
1517 de Yavuz Sultan Selim’in Mısırdan, Halifeliğin Osmanlı hükümdarlığına intikalini sağlamasından sonra, İslâmiyet en yüksek makamında padişahlar tarafından temsil edildi. Osmanlı, bir din devleti olmasına rağmen zaman, zaman yaşanan istisnalar hariç, padişahlar ister Müslüman ister Hıristiyan olsun, tebaasına adil davranmıştır. Esasında bunun sebebi kuranın temel kavramını teşkil eden adalet ve insan sevgisi olup; Bunu emreden Kur-an’ı Kerim’in etkinliğidir. 
            1600 yılları civarında Osmanlı Yönetiminde başlayan zaafiyet, tarihte yaşadığımız hüsranları ve kayıpları katlayarak 1918’deki 1. Dünya Savaşı mağlubiyetini getirmiştir. Bu savaşın sonunda 3 kıtaya hükmeden cihan devleti Osmanlı imparatorluğu, Anadolu da 13 ilin dışında tüm topraklarını kaybetmiştir.
            Atatürk’ün, 19 Mayıs 1919’da başlattığı; “yok oluştan bir mucize” diyebileceğimiz azim, irade, cesaret ve inanışla kazanılan istiklâl harbinden sonra, Cumhuriyetin kurulmasına ve bugünkü sınırlara geliyoruz. Osmanlı’nın “son dönemler” tarihini ve hele, hele 1918 -1922 arasının perişan şartlarını, mükemmel ve tarafsız olarak bilmeyen bir kimse, kulaktan dolma ve alışılmamış yarım, (hem de) taraflı bilgilerle bunu takdir etmesi ve değerlendirmesi; tam manâsı ile bir “hiç hükmündedir”.
            Hıristiyan âlemi yukarıda bahsettiğimiz tarihi olaylarla kendine gelmiş ve eğitime, öğrenmeye büyük önem vermiştir. Hıristiyan âleminde İncil, her milletçe kendi diline tercüme edilmiş, hazreti İsa hakkındaki görüş ve (bazı ayrıntılar hariç) İncil’in birçok içeriği aynen Kur-an’ı Kerimde tekrarlanmaktadır.  Bu durum Tevrat için de geçerlidir. Okuma yazma bilme nispeti Hıristiyan âleminde epeyce ilerlemiş ve incilin bildirisi onlarca daha iyi bilinir hale gelmiştir.  Kur’an da ki bildirilen pek çok konu İncil tarafından da bildirilmektedir.
            1870 yılında halkın Hıristiyan âleminde okuryazar yüzdesi ispanyada 30, Fransa’da 69, İngiltere’de 76, Almanya’da 80, Hollanda da 81’dir. Osmanlı imparatorluğunun o tarihte halkın okuma yüzdesi ise yalnız % 3 tür. 1924 yılında Türkiye de 71 ortaokul ve 5965 öğrencisi, 23 lise ve 1241 öğrencisi, 9 fakülte vardır. (üniversite değil) Nüfus 13 milyondur. Halk maalesef Osmanlı döneminde yukarıda görüldüğü gibi okuma yazma bilmezdi.
Namazını kılacak kadar, belki birkaç fazlası ile ayet veya sure ezberlenirdi. En acı olanı Osmanlı döneminde Kur-an’ı Kerim’in Türkçe tercümesi (meal) yoktu. Okuma yazma bilenler belli sayıda sübyan (çocuk) mektebi mezunlarıydı.  Medrese mezunları dışında hocalarımızın büyük çoğunluğu hafız da olsa,  Kur-an’ı Kerim’in Türkçesini bilmiyorlardı. Ya da kulaktan dolma bilgileri vardı. Kur-an’ı Kerim’in gerçek manasını halka bildirecek medreseli hoca sayısı da sınırlı idi. Halk okuma yazmada bilmiyordu. Üstelik Türkçe meali olan Kur-an’ı Kerim de yoktu.
Üstelik 1924’de, Türkiye’de okur-yazar oranı sadece % 4’tür!..
Selçuklular döneminde ilim dili Arapça olduğundan kayda değer bir Kur’an çevirisi gelişmesi olmamıştır. Osmanlı döneminin ilk kuruluş yıllarında Elham, Mülk, Yasin, İhlas gibi daha çok yalnız bazı kısa sureler konuşulan Türkçeye çevrilmiştir. (meal) Osmanlı’da, daha sonra ilk Şeyh-ül İslâm Molla Fenari ( 1350 -1430) Ayn-ül Ayan isimli esriyle yalnız Fatiha suresini tefsir etmiştir.
            Tüm Osmanlı döneminde ilk defa Sırrı Paşa (1844 -1895) Sırrı-ı Furkan adındaki iki ciltlik eseriyle Kur-an’ı Kerim’i tercüme ve tefsir etmiştir. Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi de, küçük bir ciltten ibaret Safvetu-l Beyan adlı tamamlanmamış kuran tercüme – tefsirini yazmıştır. O dönemde, bazı âlimler ve sonraki Şeyhülislam Mustafa Sabri efendi, bu tercüme ve tefsir işine karşı çıkmışlardır. Aynı dönemde, bir Şeyhülislam Kur-an’ı Kerim’in Türkçe mealini ve tefsirini yapıyor, bir sonraki Şeyhülislam buna karşı çıkıyordu. Elbette bu durumda yapılan tercüme ve tefsir yurt sathında da tam yayınlanamayacaktır.
            Milletimiz bu şartlar altında asırlarca Kur-an’ı Kerim’in içeriğini tam bilmediği halde, Allaha inanç ve iman kuvveti ile Müslümanlığa hakkı ile sahip çıkmıştır.
            Kur-an’ı Kerim yalnız Araplar için inmedi. Kur-an’ı Kerim’in muhatabı sadece Araplar değil, tüm insanlardır. ( Yunus10/57 İsra 17/82) Kur’an da her millete kendi dillerini bilen bir elçinin gönderildiği belirtilmektedir. ( İbrahim 14/4 İsra 17/15, Şuara 26/208, Kasas 28/59 ) Demek ki Cenab-ı Allah Kur-an’dan önce insanlara İslamiyet’i kendilerinin dillerini bilen peygamberlerce öğretti. Çünkü Hz. Âdem’den Hz. Peygambere kadar bütün peygamberler İslam’ı tebliğ etti. Hz. Musa ve Hz. İsa dâhil ‘Muhakkak ki Allah katında yegâne Din İslâmdır’ (ALİ İMRAN 3/19)
            Son peygamber Hz. Muhammed’e yüce Allah son kitap Kur-an’ı indirmiştir.
Kur-an yukarıdaki ayetlerde belirtildiği üzere çeşitli dil konuşan tüm insanlığa indirilmiştir. Cenabı-ı Allah Hazreti Muhammed’e tüm insanlığa tebliğ için indirdiği Kur-an’ı “biz onu anlayasınız diye Arapça bir kuran indirdik” diye tavsif ediyor. ( Yusuf 12/ 2)
            İnsanlık âleminde çeşitli milletler ve diller var. Kur-an’ı Kerim tüm insanlık için indirildiğine göre, Arap olmayan milletler Kur-an’ı öğrenmek için Arapça mı öğrenecekler? Bu mümkün mü? Bu ayeti kerime ile milletlere Kur-an’ı öğrenmek için Kur-an’ı kendi dilimize çevirin (meal) diye cenabı Allah emrediyor. Kolaylık budur. Cenabı Allah “Kur-an’ı sana meşakkat çekip bedbaht olasın diye indirmedik buyuruyor. (Taha 20/1-4) Hazreti Peygamberimiz ise: ‘Kolaylaştırın zorlaştırmayın’ buyuruyor ( Müslim 3263)
            Tarihimizde, Kur-an’ı Kerim’in ikinci defa tercümesi, cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra; Atatürk’ün direktifiyle kurulan Diyanet İşleri Başkanlığınca (1924) önce Mehmet Akife yaptırılıyor… Mehmet Akif, Kur-an’ı Kerim’i şiir dilinde tercüme ettiğinden “Kur-an bırakılır, bu meal okunur” diye meali daha sonra vermiyor.
1934 Tarihinde yine Atatürk’ün direktifi ile Diyanet işleri başkanlığınca Elmalılı M. Hamdi YAZIR’a  Kur-an’ı Kerim tercüme ettiriliyor. (meal) Hamdi YAZIR da Kur-an’ı tercüme ediyor ve 10 ciltlik bir tefsir meydana getiriyor. Bu tercüme ve tefsir Atatürk’ün emriyle bütün Türkiye’ye dağıtılıyor. Daha sonraki yıllar pek çok Kur-an’ı Kerim tercümesi ve tefsiri yapılıyor. Böylece en sade vatandaş dahi, kendi dili ile kuranı anlıyor ve tefsiri okuyarak ta derinliğine vakıf oluyor. Eğer tarihimiz boyunca milletimiz Kur-an’ı kendi dili ile okuyup anlamış olsaydı, tarihimiz boyunca ve hala yaşadığımız pek çok lanetlenecek işler meydan gelmezdi.
Ama ne yazık ki tarihimizde, okuma-yazma geliştirilmemiştir ve okuryazarlık da ele alınmamıştır. Yukarıda bu konularda net rakamlar verdim dünyanın en büyük cihan devleti olmasıyla hakkıyla övündüğümüz Osmanlı’nın en büyük ihmali okuryazarlığı ele almamış olmasıdır. Kur-an’ı kerim şöyle buyuruyor ‘kul helyestevillezine yalemune vellezine layalemun’ ‘ deki bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ‘ ‘ (zumer 39/9) bilmek içinde Kur-an’ı Kerim’in ilk ayeti kerimede “ıkra” diye okumayı emretmiş olmasına rağmen Kur-an’ı meşrutiyete kadar tercüme etmemişiz ve kuranı doğru anlamamışız. Okuryazar olmamışız ve dolayısıyla öğrenememişiz ve her şeyde geri kalmışız.
            Laiklik konusun’ da kısaca değerlendirmek istiyorum. Laiklik mana itibariyle bizde en yanlış anlaşılan bir terimdir. Laikliği hala büyük bir ekseriyet bizde dinsizlik olarak bilir.
            Ord. Prof. Ali Fuat BAŞGİL 1955 yılında neşredilen “Din ve Laiklik” isimli kitabında acaba neler yazıyor?..
            Laic, Laique kelimesi, Latince Laicus aslından alınmış Fransızca bir kelimedir.
Lügat manâsıyla ruhani olmayan (kilise mensubu olmayan) insan, fikir ve müessese demektir. Katolik dünyasında Hıristiyanlar ikiye ayrılıyorlar. Bir kısmına Clerge denir. Bunlar din adamlarıdır. Ruhaniler sınıfını teşkil ederler. Bu sınıf da, Regulier ve Seculier diye ikiye ayrılır. Regulıer sınıfından ruhaniler kiliseye kapanıp ömürlerini ibadetle geçirirler, hayattan uzak yaşarlar, Seculier ise, Papaz ve Piskopos gibi halk içinde yaşayan Kilise din adamlarıdır. Laik ise ruhaniler sınıfından bu iki zümreye mensup olmayan Hıristiyan halk tabakasıdır. Bu kelime genişletilerek, kilisenin etkisi altında bulunmayan ve ruhani mahiyeti olmayan prensip ve müesseselere de laik denir.
Bu kelime, hukuk ıstılahına Fransız ihtilâlinden sonra girmiştir.
Ali Fuat Başgil, laik kelimesi sinin hukuki manâsı üzerinde şu bilgiyi veriyor: “Bu günün batı memleketleri hukukunda laiklik dinin devlet işlerine, devletin de din işlerine karışmaması; Devletin tarafsız olması din ve mezheplerden hiç birine farklı muamele yapmaması; Dinin de, bir bağımsızlık içinde ahlâk ve maneviyatın yöneticisi olmasıdır.”
Laik kelimesi dilimize cumhuriyetten önce meşrutiyet döneminde girmiştir
            Osman Ergin, 1977 de yayınladığı “Türk Maarif Tarihi” adlı eserinde, son Osmanlı Sadrazamlarından Müşir Ahmet Paşa’nın şu görüsünü veriyor: “Ziya Gökalp Fransızca laik kelimesini ladini diye tercüme etmiştir. Bu kelimenin manası dinsiz demektir. Bu çok büyük bir tercüme hatasıdır. Fransızlar laikliği, Kilisede din adamı (Ruhban) olmayanlar, halktan olanlar için kullanmışlardır.”
            Yine Osman Ergin, doğuyu da batıyı da iyi bilen Ubeydullah efendinin görüşü şudur diyor: “Laiklik kelimesini ladini diye tercüme etmek fevkalade yanlıştır laik kelimesi dinsiz hükümet, din aleyhinde hükümet diye kullanılamaz. Laik hükümet ‘halk hükümeti’ olarak tercüme edilmelidir. Laik hükümet bir sınıfın değil umumun malı olan hükümet demektir.”
            1970 de yayınlanan ‘Modern Türkiye’nin Doğuşu’ isimli kitabın yazarı Bernard Lewis diyor ki: “Ziya Gökalp’in tam bilmediği Fransızcası ile laique deyimini anlatmak için dinsiz anlamına gelen ladini kelimesini kullanmak zorunda kalması büyük bir talihsizlik idi. Laiklik dinsizliktir tercümesi Türkiye’de herkesi birbirine hasım etti.”
            Ord. Prof. Ali Fuat BAŞGİL yine, “Din ve Laiklik” adlı eserinde diyor ki: “Laiklik dinsizlik ve din düşmanlığı değildir. İnsan iş hayatında devletçe konulan kanunlara göre hareket eder laik olur, diğer taraftan özel hayatında dindar olur..”
            Atatürk ‘her fert dinini diyanetini öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mektebdir demiştir’. Nitekim Atatürk 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Eğitimin Birliği) kanunu ile yüksek din mütehassısı yetiştirmek üzere İlahiyat Fakültesi’ni ve ilk defa Camilerde görevlendirilmek üzere İmam ve Hatip yetiştiren İmam-Hatip okullarını gerçekleştirmiştir. Ama öğrenci yokluğundan dolayı İlâhiyat Fakültesi de İmam-Hatip okulları da 1932 de kapanmıştır. Yukarıda 1924 de ortaokul ve liselerin öğrenci sayısını zaten vermiştim, o zaman Atatürk dinsiz olsa din adamı yetiştirecek okul açar mıydı?...
            Osman pazarlı 1979 da yayınladığı Sosyoloji Lise 3 adlı kitabında Atatürk’ün ‘ laik hükümet tabirinden dinsizlik manası çıkarmaya yeltenen fesatçılara fırsat vermemek lazımdır’ dediğini yazmaktadır. Atatürk dinsiz olsa böyle konuşur muydu?
            Yılmaz Öztuna, 1978 de yayınladığı ‘Büyük Türkiye Tarihi’ adlı esrinde “Hıristiyanlar kilisedeki din adamlarına “Clerge”, bunun dışında kalanlar için de “laik” terimini, kelimesini kullanmaktadırlar” demekte...
            Laiklik anayasanıza 1924’te girmiştir.
Yukarıda, “laikliğin nasıl doğduğunu ve ne demek olduğunu” ama Ziya Gökalp’in laikliği Fransızcadan “dinsizlik” diye yanlış tercüme etmesini bilim adamalarının ifadeleriyle izaha çalıştım. Maalesef bu yanlış tercüme yüzünden, bunun etkisi altında kalanlar hala bugün dahi laikliğin yanlış anlaşılmasını devam ettirmekte ve laikliğe karşı haksızca hücumlarını inatla ve ısrarla sürdürmektedirler
            Bakara suresinin 256. Ayeti ‘lâ ikrahı fid din’dir’; manası ‘dinde zorlama yoktur ‘ demektir. Yani, Kur-an’ı Kerim kimseyi zorla Müslüman yapamazsın diyor. Bu görüş, tüm müfessirlerin yorumudur. Bu ayet hem peygamber hem de devlet reisi olan Hz. peygambere Kur-an emri olarak geliyor. Hz. peygamber aynı zamanda devleti yöneten kimsedir.
Demek ki Hazreti Peygamber’e devlet reisi olarak “dinde zorlama yapamazsın” buyruluyor. Laiklik de, devletin din üzerinde etkisini kaldırıyor. Kur-an insanı vicdanın da hür bırakıyor. Kur-an laiklik tabirinin kullanıldığı tarihten asırlarca önce bu emri getirmiştir. Öyleyse Kur-an’ı Kerim’in insan üzerinde din etkisi yapamazsın emri asırlar sonra Hıristiyan âleminde laiklik olarak belirlenmiştir.
LAİKLİK ESASINI KURANDAN ALMIŞTIR
            Rahmetli Atatürk din eğitimi veren imam hatip okullarını ve ilahiyat fakültesini açan bir kimsedir. Selçuklular ve Osmanlı tarihi dâhil meşrutiyetteki tek Kur-an’ı Kerim meali (tercümesinden) sonra Kur-an’ı tercüme (meal) ve tefsir ettiren ve tüm Türkiye’ye dağıttıran kimsedir. Bu kimse dinsiz olur mu? Din de zorlama yok emriyle de devlet yönetimini ve dinin vicdan hürriyetini birbirinden ayırmıştır. Camilerimizi koruyup ihya etmek için de vakıflar Genel Müdürlüğü’nü kurmuştur. (1924) Bu kimse dinsiz olur mu?
            Atatürk, Şeyhülislamlığın devamı olan ve Müslümanlara yol gösteren; Ayrıca, Camilerimizi organize eden Müftüleri, Vaizleri, İmam ve Müezzinleri Camilerde görevlendiren ve daha mükemmel teşkilâtlandırılan Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. (1924) Bu kimse dinsiz olur mu?
            Bütün ilim adamları “laiklik dinsizlik değil” diyorlar.
Peki, Avrupa’da, ya da başka kıtalarda laik devlet olarak yönetilen hangi devlet dine karşı bir tutum içerisindedir. Bugünkü Rusya dâhil..
            Atatürk döneminde ve sonra camiler ahır yapıldı diyenler doğruyu konuşmuyorlar. Yalnız 2. Cihan harbinde, Almanlar Trakya’da hududumuza geldiğinde silolarımız olmadığı için silâhaltındaki askerin buğday ihtiyacı için bazı camiler büyük hacimli olduğu için buğday deposu olarak kullanıldı.
Osmanlı tarihini dikkatle okuyanlar, Padişahların Avrupa seferine çıktıklarında, sefere çıkmadan önce yol boyunda bulunan ve/veya yapılan bazı camileri buğday deposu olarak kullandıklarını bilirler. Cumhuriyet’ten sonra nerde hangi cami ahır yapıldıysa iddia sahibi bunu ispatlamalıdır.
DEVLET LAİK OLUR İNSAN LAİK OLAMAZ
            “Devlet laik olur insan laik olamaz” diyenlere Ord. Prof. Ali Fuat BAŞĞİL, “Din ve Laiklik” isimli kitabında şöyle cevap veriyor: “İnsanlar iş ve münasebetler hayatında devletin çıkardığı kanunlara göre hareket ederler laik olurlar özel hayatında ise dindar olarak yaşarlar.
            Cumhuriyet kurulduktan sonra, bugün dahi halâ laikliği dinsizlik olarak anlayanlar ve bazı münevverlerimiz dâhil devleti hep itham etmişlerdir ve etmektedirler. Sanki Türkiye dinsizleştirilmiş gibi ve bunlar doğruyu bir türlü öğrenmemişlerdir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Atatürk’ün İslamiyet’i korumak için aldığı bütün tedbirler rağmen Ziya GÖKALP’İN laikliği dinsizlik diye yanlış tercüme etmesinden maalesef Atatürk ve devlet bu ithamlardan kurtulamamıştır. Üstelik Yukarıda belirttiğim gibi Atatürk bu fesat sahiplerine karşı çıkmak için halkı ikaz etmiştir.
            İnsan hak ve hürriyetinin korunmasını esas alan insanlara yardımın şart olduğunu belirten zulüm ve haksız insan öldürmeyi haram kılan hatta ırklar arasındaki ayrıcalığı kaldıran dinde dahi zorlamanın olmadığını emreden ve kimsesizleri koruyan bugün demokrasi dediğimiz idare şeklinden çok daha üstün vasıflarca insana sahip çıkan bir kuranı kerim vardır. Ama maalesef onu tam manasıyla anlayıp ona uymamışız. Asırlarca ve hala Kurana uyulmayıp kuranda olmayan mezhepler adına yapılan kavgalar ile ve Kuranın emirlerine karşı aykırı düşünerek İslâm’ın ruhuna uymayan ama İslam uğruna diyerek pek çok insanı hunharca öldürerek dünyamız cehenneme çevrilmiştir ve çevrilmektedir. Maide suresi 5/32. Ayet de Kur-an’ı Kerim şöyle buyuruyor: “Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.” Elbette ki bunun cezası cehennemlik olmaktır. Kuran bir can diyor Müslüman ya da Müslüman olmayan demiyor ve böylece Kur-an tüm insanlığı koruması altına almıştır.
İnsan huzuru için Kur-an’ı Kerim’e uymak ne büyük fazilettir.
Hz. Peygamberden sonra (Halife olan dört devlet başkanını sahabenin) halkın seçtiği bir İslâm devleti var.
Demek ki demokrasi İslamiyet’in geleneğinde mevcuttur.
            1946 da, tarihi ve kadim Demokrat Parti’yi kuran Celal BAYAR, Adnan MENDERES, Refik KORALTAN ve Fuat KÖPRÜLÜ, böyle ulvi duygularla halkın seçtiği bir yönetimi gerçekleştirmek için demokrasi mücadelesi verdiler ve bu mücadeleyi 1950 yılında kazandılar.
            Halkın seçtiği Demokrat Parti’nin Baş Vekili (Başbakanı) ve akabinde Genel Başkanı olan Adnan MENDERES, böyle ulvi, mukaddes bir görev “gerçek laiklik, insan hakları, adalet ve demokrasi” uğruna şehit olan bir Türk ve İslam büyüğüdür.
            Ben de; 1954 yılından itibaren Demokrat Parti Millet Vekili ve sonra yassı ada mağduru olan ağabeyimle birlikte başladığım ve iftiharla yüklendiğim “demokrat misyonu” bugüne kadar kesintisiz yürüttüğüm için bahtiyarım.
            ***
            (*) Ahmet Esat KIRATLIOĞLU: (1930 Nevşehir,) Avusturya Graz Üniversitesi Jeoloji Fakültesi mezunu. Aynı Fakültede Doktora derecesi aldı. Nevşehir Belediye Başkanlığı, İller Bankası Genel Müdürlüğü, TBMM, XIV, XVI, XVIII., XIX.ve XX. Dönem (AP ve DYP) Nevşehir Milletvekilliği ile Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı yaptı. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

12 Ocak 2016 Salı

"DEMOKRAT PARTİNİN 70 YILI"; ANAYURT Gazetesi & Mehmet Arif DEMİRER

DEMOKRAT PARTİNİN 70 YILI
DEMOKRATPARTİ, 7 Ocak 1946 tarihinde kurulduğunda bkz. Türkiye’de neler oluyordu?
Kuzey komşumuz dost bir hükümetin iş başına gelmesini (ki, Türkiye’nin stratejik noktalarını işgal edebilsinler) istiyordu, Demokrat Parti’nin resmen kurulduğu günlerde.
1945 yılının sözlü taleplerini (Kars, Ardahan ve Boğazlarda Ortak Yönetim) yazıya dökmek için bir süre daha bekleyeceklerdi Putin’in dedeleri; acaba, Demokrat Parti dost bir hükümet alternatifi olabilir mi, diye.
Nedenini rahmetli Metin Toker yazmış:[1]
“Sovyetler Birliği son oyununu Eylülün başında denedi. 21 Temmuz seçimlerinin cereyan tarzının doğurduğu karışıklıkları DP’nin bir ‘halk ayaklanması’ tertipleme için istismara kalkışmayacağını Kremlin çabuk anladı. Zaten DP liderlerinden o hususta bir şey beklemeyecek kadar gerçekçiydi. Bunlar da, İnönü derecesinde ‘Mustafa Kemalin yolu’ndaydılar. Yani Türkiye’nin Sovyetleştirilmesine karşıydılar.”
YORUM: 
Sovyetler; birinci notayı (8.8.1946) vermeden önce 1946 seçimlerini sonucunu ve kurulacak yeni hükümeti beklemişlerdi. Saracoğlun’dan daha sert mizaçlı, iki binli yılların sözcüğü ile ‘Şahin’ bir başbakanın atandığını ve Demokrat Parti’nin seçimlerdeki usulsüzlüklere şiddetle itiraz etmekle birlikte Metin Toker’in yazdığı gibi bir halk ayaklanmasına dönüştürmek gibi bir girişimde bulunmadığını görünce notaları vermişlerdi.
Türkiye’nin özellikle ikinci notaya (24.9.1946) uzun cevabını da aldıktan sonra hırçınlıkları
bir ölçüde geçmişti. Stalin öldükten (1953) sonra Türkiye’ye yönelik üslupları iyice yumuşayacaktı…   
İşte bu koşullar altında kurulan, 14 Mayıs 1950’de tek başına iktidara gelen, 27 Mayıs 1960’da, arkasında bambaşka bir Türkiye[2] bırakarak askeri bir darbe ile devrilen ve 29 Eylül 1960 tarihinde mahkeme kararı ile kapatılan bir Demokrat Parti.
1992 yılında yeniden açıldı, Demokrat Parti. Ankara Altınel oteldeki kongrede bazı eski DP milletvekilleri sevinçten ağlıyorlardı. Partinin bugünkü durumunu görseller ne yaparlardı?  
Ben 23 Mayıs 1993 günü o Demokrat Parti’nin Genel İdare Kurulu üyesi, 4 Ocak 1994 günü de Basınla İlişkiler ve Propaganda konularında yetki Genel başkan Yardımcısı oldum. O tarihte DYP Genel Başkanı Bayan Çiller başbakandı ve ekonomiyi de dış politikayı da yüzüne gözüne bulaştırıyordu.  Ben de hemen her gün Bayan Çiller’e çok ağır eleştiriler içeren basın açıklamaları yapıyordum. Bir tanesini mealen hatırlıyorum:
“Bayan Çiller’in Türkiye’deki Mal Varlığını nakde çevirelim. ABD’ye havale edelim. Kendisine de bir bilet alalım: İstanbul – New York, ONE WAY !” 
O Demokrat Parti’nin Genel Başkan Aydın Menderes’ti. Önce “Mezara Kadar Refah” dedi, sonra partiler arası gitti ve geldi ve aramızdan ayrıldı. Allahtan rahmet dilerken babasının partisine ihanetini unutmaya çalışıyorum.
2007 yılında Mehmet Ağar DYP ile ANAP’ı birleştirmeye kalkıştı ama yüzüne gözüne bulaştırdı. % 9.5 olarak devraldığı oyu % 5.4’e düşürerek bıraktı. Ağar’dan sonra Demokrat Parti’nin başına Çiller’in adamı olarak bilinen Soylu geldi. Bugün AKP’nin Çalışma Bakanı !
Soylu’nun oyu % 3 civarında oluştu. 2009 yılında önce istifa etti, ardından yeniden genel başkan adayı oldu ve Hüsamettin Cindoruk’a yenildi, Demokrat Parti’den ayrıldı yavaş yavaş AKP’lileşti.
Cindoruk ekibinde ben de vardım. ANAP ile birleştik ama o birleşmeden bir şey çıkmadı. Yine de 2011 seçiminde barajı zorlamaya hazırlanıyorduk ki, garip bir Kongre’de Namık Kemal Zeybek Genel Başkan seçildi. Bizler ayrıldık. Birkaç ay sonra Demokrat Parti yüzde sıfıra yerleşti. Hala daha orada.
İşte bugünkü yüzde sıfırlık Demokrat Parti Ocak 2016 günü Sürmeli Otelde 70. Yıldönümünü kutladı. Haberini Yeni Asya gazetesi 9 Ocak günü altıncı sayfadan verdi.
Oysa 60ıncı Yıl’ı benim de yönetiminde olduğum Demokratlar Kulübü muhteşem bir törenle Ankara Palas’ta kutlamıştık. Açılışta ATATÜRK’ün 10 Kasım 1953 günü Etnoğrafya Müzesinden Anıtkabir’e naklinin filmini izletmiştik konuklarımıza. Kısa bir açılış konuşmasından sonra DYP Genel Başkanı Ağar, İstanbul’da bir televizyon programına katılmak üzere, Anıtkabir filmini izlemeden ayrılmıştı. 9. Cumhurbaşkanı ise programı sonuna kadar izlemiş üstelik benim de katıldığım panelde bir konuşma da yapmıştı.
Bugün, 2016 yılında Demokrat Parti’nin seçmenleri AKP’ye yapıştılar. Demokrat Parti’nin anlamı kalmadı. Yakında Demokratlar Kulübünün de kapanacağını duydum. Bari partiyi de kapatsınlar bitsin bu hazin süreç.
Nedense bu son cümleyi yazınca Yeni Delhi’de Türkeş ile ilk tanıştığımız 23 Kasım 1961 günü hatırladım. İdamlardan kısa bir süre sonra idi. O gün 27 Mayıs’ın yanlış olduğunu söylemişti Türkeş. Oğlu Tuğrul 7 yaşında idi. Bugün Başbakan Yardımcısı !


[1] Türkiye Üzerinde 1945 Kabusu, 1971, sayfa 111, bold vurgu M. Toker’in.
[2] Çok güçlü bir TSK, NATO üyesi, CENTO üyesi, Kıbrıs Cumhuriyetinin garantörü. Sanayileşmeye elverişli maliyette elektrik enerjisi üretmeye başladığı için hızla sanayileşmekte olan Türkiye. ERDEMİR yakında yılda 500 bin ton yassı çelik (saç) üretecek. 

5 Haziran 2015 Cuma

AKP'nin Tırları; Adnan Menderes - RTE, D.P. ve AKP!.. (1) + (2)

Tır / Tır / Tıırrrtt… (1)
RIFAT SERDAROĞLU
Büyük Devletler, gerektiğinde kendi menfaatlerini veya ülke dışındaki soydaşlarının yaşam haklarını korumak amacıyla silah gönderebilirler!
Bu şekilde yapılan gizli operasyonların bile o devlette kayıtları vardır.
-Silahlar nereden, kimin aracılığıyla, kaça alındı?
-Teslim edileceği yere kimler tarafından götürüldü?
-Ve en önemlisi bunların parası nasıl ve nereden ödendi?
Tüm bu soruların yanıtları, o devletin kayıtlarında olmalıdır…
Fakat aklı başında ve vatanını seven hiçbir devlet adamı, terör örgütlerine silah göndermez ve kafa kesicilere destek olmaz! Bunu yapma gafletinde bulunanlar hem kendilerinin feci sonlarını hazırlarlar, hem de ülkelerini çok zora sokarlar…
Sizlere Türk Devletinin yaptığı bir gizli operasyonu, üzerinden 58 (Elli sekiz) yıl geçtiği için anlatacağım.
Devletine ve Milletine hizmet etmiş, bu uğurda çok çileler çekmiş ve bugün için rahmete kavuşmuş vatanseverlerden yani gerçek "Devlet Adamlarından” söz edeceğim…
1957 seçimlerini, Demokrat Parti %47,87 oy ve 424 Milletvekili ile kazandı.
40 kişiden oluşan DP Parti Meclisi ilk toplantılarından birini yapıyordu!
Toplantı anında, Başbakan Menderes’in Özel Kalem Müdürü içeri girer ve Menderes’e bir şeyler fısıldar. Menderes “Buyursun, gelsin” der. İçeri bir beyefendi girer ve “Emrettiğiniz ürünler hazırlandı, Muhterem Başvekilim” der ve sorar; “Ben bu ürünleri kime zimmetleyeceğim?”
Menderes; “Hizmetiniz için teşekkür ederim. Teslim belgelerini imzalayacak iki arkadaşımı göndereceğim, çıkabilirsiniz” der ve toplantıya devam eder.
Toplantı bitiminde Menderes; “Sayın Serdaroğlu, Sayın Erdem sizler lütfen kalınız” der. Menderes- İzmir MV Eczacı Kemal Serdaroğlu- Antalya MV Sadık Erdem ve Özel Kalem Müdürü Ahmet Salih Korur, toplantıya devam ederler.
Menderes; “Kıbrıs’taki Rum mezalimi tırmanıyor, soydaşlarımız katlediliyor,
biz ise hem teknik yetersizlikten, hem de ABD baskısından açıkça destek olamıyoruz. Bu yüzden, Fatin Bey (Fatin Rüştü Zorlu) ve Korgeneral Daniş Karabelen önderliğinde, Rıza Vuruşkan-Burhan Nalbantoğlu-Rauf Denktaş-Kemal Tanrısevdi tarafından, TMT (Türk Mukavemet Teşkilâtını) kurulmasına onay verdik. Onlara silah gönderilecek. Biraz önce gelen Bey, MKE Genel Müdürü (Makine Kimya Endüstrisi) idi. Eğer kabul ederseniz bu silahlar size zimmetlenecek ve parası Tahsisat-ı Mestureden (Örtülü Ödenek) ödenecek” diyerek sözlerini tamamlar.
Serdaroğlu ve Erdem görevi kabul ettiklerini ifade ederler.
Menderes, “Başbakanlık Müsteşarı konunun organizasyonu için görevlendirilmiştir. Sizlerle o temas edecektir. Sizlerden ricam, silahların yerine ulaştığını bizzat görmenizdir” diyerek, teşekkürle DP’ nin en genç iki milletvekilini uğurlar.
Serdaroğlu ve Erdem, MİT ve Genelkurmay görevlileriyle beraber iki deniz römorkörü ile binlerce hafif silahı bir gece vakti bizzat TMT’ ye gizlice teslim ederler. Bu silahlar, adadaki binlerce Türk’ün hayatını kurtarır. Daha sonra silahların teslim edildiği yerleşim beldelerine, Serdarlı ve Erdemli isimleri verilir. Ama kimse niçin bu isimler verilmiştir, bilmez. Görev yerine getirilmiş, ağızlar mühürlenmiştir.
27 Mayıs 1960 ta Askeri bir darbe olur. Bu darbe, Türk Ordusunun “Emir-Komuta zinciri” içinde yaptığı bir darbe değildir. MBK (Milli Birlik Komitesi) denen bir grup subay, ülke yönetimine el koydular. MBK üyesi Teğmen rütbesinde bir subay, bir Orgenerale emir verebiliyordu!
DP yönetimine yakın oldukları gerekçesiyle 1400 Subay, MBK tarafından emekli edildi. Bunların içinde, Kıbrıs’a gönderilen silahlar hakkında bilgi sahibi olan Genelkurmay İstihbarat Dairesi Subayları da vardı. Darbe sonrası, yapılan ihbar ve araştırma sonucu, Kemal Serdaroğlu ve Sadık Erdem’e zimmetli binlerce adet silah olduğu bilgisine ulaştılar. Zamanın MİT Müsteşarı Behçet Türkmen’in gerçekleri saklaması ve ihanetiyle, iki milletvekili “Askeri Yönetime karşı halkı silahlandırmak” suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar.
Babam Kemal Serdaroğlu, bir sene boyunca Yassıada da işkence gördü.
Kafasına, tas içinde canlı fare koymak- diz altlarına top mermisi koyup, omuzlarına asker oturtulması-gece belinden urganla bağlanıp, sürat motoruyla ada etrafında buz gibi denize atılıp dolaştırmak, bunlardan bazıları idi.
Bizlerin evleri, çiftliğimiz, fosseptik çukurlarına kadar defalarca arandı.
Babamın yakın arkadaşlarından, Jandarma dayağı yemeyen kalmadı…
Sonuçta...
Rahmetli Menderes, silahların tutarı olan 4.877.780 lirayı zimmetine geçirmekten suçlu bulundu ve tahsili için Aydın’daki arazilerine el kondu.
Menderes idam edildi, Serdaroğlu müebbet hapse mahkûm oldu. Mahkûmiyetten sonra gerçek anlaşıldı ama suçsuz yere çekilen acılar, bizlere kaldı. Babam 1988 yılında vefat etti. Bu olayı hiçbir yerde konuşmadı.
Sadece bana, bir kısım belgeleri de göstererek anlattı.
Değerli Okurlar!
Bunlardan bahsetmeyi hiç istemezdim. Fakat Bademler, kutsal duyguları ve vatan sevgisini öylesine çirkin bir şekilde istismar edip, siyasi rant uğruna kullanıyorlar ki, gerçek “Devlet Adamı” nasıl olur, Vatanseverler, vatanları ve insanları için nasıl görev yapıp, kenara çekilirler, sizlere hatırlatmak istedim.
Bademler şu sorulara mutlaka yanıt verilmelidirler;
-El-Nusra’ya, dolayısıyla El-Kaide ve IŞİD’e gönderildiği söylenen silahlar nereden alındı?
-Kimler bu silahların alımında aracılık etti?
-Silahlar, Türkiye’ye hangi yoldan getirildi?
-Bu silahların parası nasıl ve kim tarafından ödendi?
Bu soruların yanıtları, emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinin tümünde resim ve belgeleriyle zaten vardır. Üstüne, Cumhur’un Başı’ nın-Başbakan Davutoğlu’nun çelişkili beyanlarını, AKP yetkililerinin açıklamalarını ve basında çıkan fotoğrafları-yazıları da ekleyin, geleceğiniz nokta;  Türkiye’nin “Teröre Destek Veren Ülkeler” arasına sokulması faciasıdır.
Çırpınmamız ve üzüntümüz, ülkemizi bu ayıptan kurtarabilmek içindir.
Burada bir suç varsa o suç tamamen AKP Hükümetlerinindir. Türk Devleti ve Türk Milletinin bu çirkinliklerle hiçbir ilgisi yoktur.
Yarın, yazının ikinci bölümünde Badem’in, rahmetli Menderes’i ve Demokrat Partiyi istismarını anlatacağım.
Katırdan at, bademden demokrat olamayacağını bir defa daha göreceğiz…
TIR / TIR / TIIIRRTT (2)
RIFAT SERDAROĞLU
Bademler, Türk Siyasetinin iki ana damarından biri olan Demokrat Partiyi ve Başbakan Adnan Menderes’i sürekli olarak sahiplendiklerini söylerler!
Menderes ve iki Bakanının Yassıada da kurulan darbe Mahkemesi tarafından suçsuz yere ve vahşice asılmaları olayını ise hep istismar ederler. Fakat DP’ nin Kurucusu ve Cumhurbaşkanı, Kurtuluş Savaşımızın “Galip Hoca ”sı Celal Bayar’ ın adını hiç anmazlar ve ondan nefret ederler…
Eyy Badem, anladık sen kendini DP ve Menderes’ten yana sayıyorsun ama bakalım DP ve Menderes senden yana mı?
Dünya görüşünüz, Türkiye’ye ve dünyaya bakışınız, İslam Dini ve Lâiklik hakkındaki görüşleriniz, Atatürk ve Devrimleri hakkındaki düşünceleriniz, Siyaset anlayışınız, Para-Servet-Güç hakkındaki tutumlarınız benzer mi, yoksa bu konularda aranızda Kuzey ve Güney kutupları arasındaki kadar fark var mı?
Adnan Menderes kimdir?
-Menderes, gençliğini doya-doya yaşamış entelektüel biri idi.
-Menderes, İzmir Amerikan Kolejinden ve Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olmuş çağdaş bir Türk aydını idi.
-Menderes, Kurtuluş Savaşımıza katılmış, “İstiklal Madalyası” almış ve Büyük Atatürk’ün takdirini kazanmış biri idi.
-Menderes, Başbakan olduğunda dededen kalan 33.000 dekar araziye sahipti. İdam edildiğinde sadece 3.000 dekar arazisi kalmıştı. Arazilerinin büyük bir kısmını ya satmış, ya da topraksız köylüye dağıtmıştı. Yani Menderes, siyaset yapıp çift-çubuk, han-hamam sahibi olmamış, aksine çiftlik satarak siyaset yapmıştı.
-Menderes’in çok iyi eğitimli üç oğlu vardı. Hiçbirinin devletle iş yapmasına izin vermedi. Çocukları ve Muhterem eşi, örnek ve saygın insanlar olarak yaşadılar.
-Menderes, hiçbir zaman “İslam Devleti” kurmak gibi bir hayale kapılmadı.
Menderes’in yönetim şekli ve siyaset anlayışı elbette ki eleştirilebilir. Geçmişe yönelik bu tarz eleştirmeleri, zamanın siyasetçileri zorlayan şartlarını, ülkenin o anki sıkıntılarını, ülkenin olanaklarını ve dünyadaki gelişmeleri inceleyerek yapmak gerekir.Fakat hiçbir gerekçe, darbelere haklılık kazandırmaz ve hiç ama hiçbir gerekçe, siyasetçilerin asılarak cezalandırılmalarına yol açmaz, açmamalıdır…
Devam edelim;
-HIRSIZ kelimesi geçtiğinde, kimse bu kelimeyi Menderes ile bağdaştıramaz.
-Hiç kimse; Menderes eskiden kaçak gecekonduda otururdu, siyasete girdi köşe oldu, diyemez.
-Hiç kimse Menderes’in çocukları, babalarının nüfuzunu kullanıp, haksız servet elde ettiler diyemez.
-Hiç kimse, Menderes için, müteahhitlerden para toplayıp gazete satın aldı diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, yurtdışı bankalarında 8 gizli hesabı var diyemez.
-Hiç kimse Menderes, haram yedi ve çocuklarına haram yedirdi diyemez.
-Hiç kimse Menderes’in Bakanlarının, para karşılığında kendilerini satıp, çoluk çocuğun önüne yattığını söyleyemez.
-Hiç kimse Menderes için, çocuklarıyla birlikte avanta paraları sıfırladı diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, sabah söylediğini, akşam inkâr edecek kadar yalancıdır diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, ülkesinin bütünlüğünü tehlikeye atacak uygulamalarda bulundu diyemez.
Kimin için mi derler?
Ne bileyim ben yahu? Onu da siz 7 Haziran’ da siz bulun ve gereğini yapın, lütfen gari…
Not; Cumhur’un Başı, Can Dündar için; “Bu haberi yapan kişi, bunun bedelini AĞIR ÖDEYECEK. Öyle bırakmam onu” dedi. Bu sözlerin söylendiği andan itibaren Can Dündar’ın başına gelecek her türlü belanın tek sorumlusu Cumhur’un Başı ’dır. Tarihe not düşün. “TUT TAYYİP TUT, CAN’I TUT.” Aman bırakma, sıkı sımsıkı tut…

27 Mayıs 2015 Çarşamba

27 MAYIS’TA ÖNCE MİLLİ İRADE ve HUKUK KATLEDİLMİŞTİR…

27 MAYIS’TA (ÖNCELİKLE) MİLLİ İRADE 
ve HUKUK KATLEDİLMİŞTİR…

1946’da Demokratlar meşru bir kıyam hareketiyle “Yeter söz milletindir” diyerek çok partili siyasi hayatımızda yerlerini aldılar fakat açık oy, gizli sayım yaptırarak oy hırsızlığı ile aldıkları gayr-i meşru yetkiyle devleti idare edenler, geç bulup tez kaybettiğimiz Adnan Menderes’e yol vermediler.
Şaibeli 1946 seçimlerinden sonra hakim güvencesi ve gizli oy uygulaması ile yapılan 14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde yılların tek partisi olan CHP iktidardan, 3 Eylül 1950 Mahalli Seçimlerindeyse muhalefetten tasfiye edilmiştir.
Ahmet Şerif BAYINDIR
ADNAN MENDERES
DEMOKRASİ PLÂTFORMU
BAŞKANI
Öncü Demokratlar; dört yıla varan destansı bir mücadele sonucu siyaset tarihimizin en büyük halk hareketi, emsalsiz bir efsanesi olan Beyaz İhtilâl’i başardılar.
14 Mayıs 1950’de doğrudan, aracısız, bağımsız ve bağlantısız olarak bizatihi millet tarafından iktidara getirildiler. Hükümet oldu, milletin sevgilisi, sessiz sözsüz halkın ve geniş kitlelerin sesi, sözü, aşı, aşkı, güneşi, ışığı ve ümidi oldu Demokratlar.
On yıllık iktidarları boyunca, uluslararası standartlara göre dünyada eşi emsali görülmemiş bir inkişaf, ilerleme, idame, ikame, sanayi, gelişme ve büyüme hareketine imza attılar. On yılda 100 yıla bedel muazzam bir kalkınma hareketini gerçekleştirdiler. Müzmin hale gelen işsizlik, açlık, yokluk, karne, kıtlık, hastalık; Halk Partisi’nin istibdat dönemi ve milli şeflik eseri olan cehalet ve sefaleti yendiler. Devlet hayatı ve millet hafızasından ısrarla silinmek istenen dini, milli, ilmi, tarihi ve kültürel değerleri ihya ettiler.
Siyaset anlayışlarını, yönetilenlerin hayat standartlarını yükseltmek ile temel hak ve hürriyetleri hayata geçirmek üzerine kuran demokratlar, devletin dayatmacılığının temelinde sivil ve askeri bürokrasinin olduğunu görmüşler, bunun yerine de daima milletin tercihlerini yerleştirme çabası içinde olmuşlardır.
Camilerin ahıra dönüştürüldüğü, Kur’an öğrenmenin ve Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklandığı, cenazeler için kefenlik bezin bulunmadığı, jandarma dipçiği ile vergi toplandığı bir dönem kapanmış; kalkınan, zenginleşen, büyüyen, milli ve manevi değerleri sahiplenen; NATO, CENTO, Balkan Paktı, Kıbrıs davamızdaki başarıları ile dünyada saygın hale gelen Türkiye’nin varlığında, milletin kendilerine bir daha teveccüh etmeyeceğini anlayanlar, her türlü yalan iftira ve tezvirata başvurmuşlar, “Bu hassolar, memolar mı bizi idare edecek?” diye hazımsızlıkla kahrolmuşlardır.
27 Mayıs 1960’a giden süreç ise daha 1950’de başlamıştır. Cuntacılar hatıralarında bunu itiraf etmişlerdir. Bürokrasinin sivil ve askeri kanatlarıyla devletin üzerine konumlandığı bir gelenek açıkçası demokrasiye tahammül edememiştir.
“Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal meşru bir haktır”, “Sizi ben bile kurtaramam” sözleri ile cuntacılara işaret fişeği atan İnönü, 1957 Seçimlerinden sonra artık seçimle iktidar olamayacağını anlamıştı. Sağına basını, soluna üniversiteyi alarak şiddetli muhalefet ve gerilim politikaları ile cuntacıların işini hayli kolaylaştırmıştır.
27 Mayıs’ın cunta lideri İsmet Paşa’ya koşup giderek “Paşam emirleriniz bizim için Peygamber buyruğudur.” demiştir. Paşa’ya sorulduğunda ise “Ne içindeyim, ne dışındayım.” diyebilmiştir. Balkona çıkıp neşeden dört köşe olmuş halde davul dövdüren bir avuç şakşakçıyı gülerek selamlayabilmiştir. Dileriz ki bundan böyle balkonlardan hep milli irade zaferleri kutlansın.
Tarihimizin en büyük yalan furyası sonucu milletimize yapılan bir suikast olan 27 Mayıs darbesi ile tekrar “Millet devlet içindir” anlayışına dönülmüştür. Hırçın CHP ile cunta el ele verip “Ordu millet el ele” kuyruklu yalanını yaymışlardır. Anayasayı ortadan kaldıranlar, anayasayı ihlal etmekten darağaçları kurmuşlar, milletin kahir ekseriyeti yas tutarken bir de “Anayasa Bayramı” kutlamışlardır.
28 Mayıs sabahı ne yapacaklarını bilmeyen cuntacılara üniversite ve hukuk çevrelerinden bazı postal yalayıcılar akıl hocalığı yapıvermişlerdir. 27 Mayıs 1960’dan 17 Eylül 1961’e dek ülkemizde ne meşruiyet ne Demokratlara yüklenebilecek bir suç, ne hukuk, ne adalet, ne mahkeme ve ne de cezaların geçerliliği söz konusudur.
Aziz Menderes’in idamının tek sebebi: “Tekrar iktidar olur” korkusudur. Ebedi ve Abide Başvekilimiz rahmetli Adnan Menderes’in uğradığı akıbet milletimizin ruhunda ve şuurunda kapanmayan derin yaralar açmıştır. Aziz milletimizden, hususan aydınlarımızdan mühim bir istirhamımız, Adnan Menderes ve arkadaşlarından söz ederken “Demokrasi Şehidi” diye bir tabirden özenle kaçınmalarıdır. Adnan Menderes ve arkadaşları gerçek anlamda birer “şehid”tirler.
Ahmet Şerif BAYINDIR
ADNAN MENDERES
DEMOKRASİ PLÂTFORMU
BAŞKANI
Bugün bizim amacımız; 1960’larla ruhları karartmak değil, 1950’lerle Menderes’in güler yüzünü ve Türkiye’nin aydınlık geleceği ile ilgili ısrarlı ümidini canlı tutabilmektir.
Ayrıca 27 Mayıs 1960 ve takip eden artçılarının yerleştirdiği Anayasa’nın sivillerce yapılamayacağı anlayışının bugün bile elbirlik sürdürüldüğünü görmek bizleri ziyadesiyle üzse de Anayasa da değişecektir, büyük ihtimalle Başkanlık sistemine de geçilecektir. Devletin nitelikleri korunacak fakat hür ve demokrat Türkiye’ye mutlak surette ulaşılacaktır.
Menderes devrinde demokraside çırak, Özal zamanında kalfa olan milletimizin şimdi Erdoğan döneminde artık bir usta olduğunu görmekten de sevinç duyuyoruz. Şanlı Demokratların günümüzdeki devamı olan Hükümetimizi ve Milletin Adamı Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı Aziz Menderes’in akıbetiyle tehdit edenler 7 Haziran seçimlerinde milletimizden okkalı bir Osmanlı tokadı daha yiyeceklerdir.
Adnan Menderes Demokrasi Platformu olarak yeni nesillere gerçekleri aktarmak, onları demokrasi konusunda bilinçli kılmak için çabalarımızı sürdürecek; vesayetçi, cuntacı, darbeci zihniyetin günümüzdeki uzantılarının oyunlarının farkına varmaları için önemli bir laboratuvar olan 1946-1960 dönemini gündemde tutmaya devam edeceğiz.
Ahmet Şerif BAYINDIR
Adnan Menderes Demokrasi Platformu
Yönetim Kurulu Başkanı

14 Mayıs 2015 Perşembe

14 MAYIS BEYAZ DEVRİM; NACİ AKIN - MANİSA OLAY GAZETESİ

14 MAYIS BEYAZ DEVRİM
İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, demokrasi cephesi savaştan galip ayrılmıştı. Tüm dünyada sevinçle karşılanan bu mutlu son Türkiye’de de yankı bulmuştu. 8 Mayıs 1945 günü Almanya’nın koşulsuz teslim olmasıyla o gün Avrupa’da savaş son bulmuş ve bayram ilan edilmişti. İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan babam, o gün akşam İktisat Fakültesi Kütüphanesinde kardeşlerine yazdığı mektupta, karşısında duran Beyazıt Kulesinin ışıl, ışıl aydınlatıldığını, cadde ve sokakların bayraklarla donatıldığını, halkın ve özellikle de üniversite gençliğinin bayram yaptığını yazıyordu. O gece yurdun dört bir yanından İstanbul’a okumaya gelen öğrenciler halkla bütünleşerek sabaha kadar sokaklardaki eğlencelere katılmışlar, hür dünyanın zaferini coşkuyla karşılamışlardı.
Bu olay Türkiye’de de demokrasi, eşitlik, adalet taleplerinin artmasına neden olmuş temel hak ve hürriyetlerin sonuna kadar kullanılması ve çok partili demokrasiye geçilmesinin de önünü açmıştı. Türkiye hür dünyayla bütünleşme adına geri dönülemez bir yola girmiş ve Milli Şeflik rejimi de bu talepleri göz ardı edemez noktaya gelmişti. 1945 yılının sonlarına doğru Atatürk’ün son Başvekili Celal Bayar, Aydın Mebusu Adnan Menderes, Prof.Dr. Fuat Köprülü ve İçel(Mersin) Mebusu Refik Koraltan CHP gurubuna verdikleri tarihi “Dörtlü Takrir” ile bu talepleri resmileştirmişler ve yeni bir tartışma açmışlardı. Milli Şef İnönü CHP içinde muhalefet olmaz diyerek, önergenin gurupta reddedilmesini sağlamış, ancak “çok istiyorlarsa ayrı bir parti kursunlar” diyerek de önlerini açmış ve bir bakıma yol göstermişti.
7 Ocak 1946 günü bu dörtlünün önderliğinde Demokrat Parti kurularak halka bir umut ışığı gibi doğdu. Kısa sürede yurt sathına yayılan DP, iktidarı da endişelendiriyor, iktidarlarının gün be gün altlarından kayıp gittiği gerçeği gün gibi ortaya çıkıyordu. Umulmadık bir biçimde büyüyen ve halkta karşılığını bulan DP’nin bu hızlı çıkışı, iktidarı seçimleri öne çekmeye ve seçim hilelerine başvurmaya sevk etti. Nitekim 21 Temmuz 1946 seçimleri, açık oy, gizli tasnif gibi anti demokratik yöntemlerle gerçekleşti, CHP il başkanı, ilçe başkanı konumundaki Vali ve Kaymakamlarla, jandarma baskısı altında çalışan seçim kurulları sonuçları tersine çevirerek erken gelecek bir baharın önünü kesti.
14 Mayıs 1950’ye gelindiğinde ise seçim hukuku değişmiş, gizli oy açık tasnif usulüne dönülmüş, Valilerin baskıları nispeten azalmış, 1946 seçimlerindeki usulsüzlük ve hilelerden dolayı Batıya karşı mahcup olan, itibarı zedelenen iktidarın da yapacak bir şeyi kalmamıştı. Sonunda 14 Mayıs 1950 günü Türkiye’de kansız, darbesiz, hilesiz, serbest seçimlerle iktidar el değiştirmiştir. Kuşkusuz bu Demokrat Partiden çok halkın zaferidir. Ülkede ilk defa halk kendi kaderini, kendisi tayin edecek iradeyi  ortaya koymuş ve baskı rejimine dur demiştir.
Tarafsız gözlemciler, bilim adamları ve araştırmacılar 14 Mayıs’ı sadece siyasi bir olay olarak değil, sosyolojik bir vaka ve siyasal iletişimin başarılı bir tezahürü olarak değerlendirirler. Onlara göre 14 Mayıs halkın oligarşik diktaya başkaldırısı, kendi hak ve hürriyetlerine sahip çıkması, tebaa olmaktan çıkıp eşit yurttaş olma yolunda adım atması ve 4 yıl önce gasp edilen kutsal oyunun namusunu koruma hadisesidir. Böylelikle halk kendi iradesiyle kendisini yönetenleri seçmiş, egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğunu da tüm dünyaya göstermiştir. O gün DP sadece siyasi rakibi CHP ile değil, Cumhurbaşkanı Milli Şef İsmet İnönü ve Devletin tüm kudreti ve kurumlarıyla da yarışmıştır. Sonunda halk galip gelmiş, milletin gücünün her şeye kadir olduğu anlaşılmıştır. Bu bir devrimdir, halk iradesinin beyaz devrimidir.
Beyaz devrimin 65. Yılını kutladığımız bugün maalesef oligarşinin yeniden hortlamakta olduğunu, milli şeflik, tek adamlık heveslerinin yeniden arttığını, vesayet rejiminin şekil değiştirerek yeniden varlığını korumaya çalıştığını, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğünün yok edilmeye çalışıldığı kuşkularının var olduğunu, hürriyet, adalet, eşitlik ve demokrasi ilkelerinin zedelendiğini üzülerek gözlemliyoruz. Anayasanın tarafsızlık ve eşitlik ilkesinin alenen ihlal edildiği, Devlet gücünün tek taraflı kullanılmaya çalışıldığı, yargı, medya ve sivil toplum üzerinde baskıların arttığı bir seçim döneminden geçtiğimiz konuşulur hale geldi. Bugün bunlar konuşuluyorsa Türkiye’nin yeni bir 14 Mayısa ihtiyacı vardır, aziz milletimizin sağduyusunun bunu gerçekleştireceğine olan inancımız tamdır.
Kalın sağlıcakla.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

TRAJİK BİR HİKAYE "Menderes’le ilk karşılaşma ve Londra’daki uçak kazası" Av Ertuğrul MAT

14. Dönem Bursa Milletvekili
Av. Ertuğrul MAT
TRAJİK BİR HİKAYE
Menderes’le ilk karşılaşma ve Londra’daki uçak kazası
Ertuğrul MAT
17 Şubat 1959 tarihinde Londra’da Kıbrıs konusunda nihai anlaşma imzalanacaktı. İstanbul’a gelen Yavuz ve Erol’la İstanbul Vilayeti’ ne gittik. Menderes oradaydı. Yanında İstanbul Valisi Ethem Yetkiner ve İstanbul Belediye Başkanı Kemal Aygün vardı.
Özel Kalem Müdürü Muzaffer Ersü’ yü görüp, Başbakan’la görüşmek istediğimizi söyledik. Ersü Ankara’dan Yavuz’u tanıyordu. Menderes’in yanına girdi ve “Gençler size hayırlı yolculuklar dilemek istiyorlar” diye arz edip, biraz sonra üçümüzü Menderes’in yanına götürdü.
Ben ve Erol, Menderes’le ilk defa karşılaşıyorduk.
Çok heyecanlıydık.
Menderes bizi ayakta karşılamış,, ellerimizi sıkıp yer göstermiş, hatta masanın kenarından iskemle çekip oturmamıza yardım etmişti. Nezaketi, bizi adeta büyülemişti..
Yavuz İstanbul’a gelmeden Ankara’da bir basın toplantısı yapmış ve üniversite gençliğinin hükümetin başarısını alkışladığını söylemişti. Bunu bilen Menderes, bize gençlere iltifat edip, çay ikram etmişti.
Yavuz, bu sırada daha önceden planlamadığımız bir şey yaptı. Büyük bir rahatlıkla, “Beyefendi, yarın bizi de Londra’ya götürseniz, dosta düşmana üniversite gençliğinin size desteğini gösterseniz olmaz mı?” demiş, bu talep Menderes’in de hoşuna gitmişti..
Melih Esenbel’in hayatımızdaki rolü ve Londra’daki uçak kazası
Menderes, zile basmış ve içeriye giren Muzaffer Ersü’ye, “Melih Bey’e söyleyiniz gençler de bizimle Londra’ya gelecek, gereğini yapsın” demişti..
O zamanlar Avrupa’ya gitmek, gençler için bir hayaldi. Belli etmemeye çalışıyorduk, ama sevinçten havaya uçacak gibiydik. Avrupa’ya gitmek, hem de Menderes’le. Bu hayallerin bile ötesindeydi. Biraz sonra, içeriye uzunca boylu, gözlüklü şık giyimli bir bey girdi. Gelen Hariciye Vekâleti Genel Sekreteri Melih Esenbel’di.
“Beyefendi, gençleri de götürmemiz konusunda emir buyurmuşsunuz. Heyette bulunanların listesi bütün taraflara tebliğ edildi. Bu ilaveler, bazı tereddütlere sebebiyet verebilir. Müsaade buyurursanız, bir ay sonra bir harp gemisiyle İspanya’ya gideceğiz, gençleri o zaman götürelim” dedi.
Günün şartlarına göre, makul bir itirazdı ve Londra hayalimiz İspanya hayaline dönüşmüştü.
Menderes’in yanından ayrıldık, Vilayet binasından Cağaloğlu’na çıkışın hemen solundaki ilk binanın altındaki Fettah’ın esnaf lokantasına oturduk. Tabii, konu Melih Esenbel’di ve doğrusunu isterseniz, kendisinden pek saygılı bir üslupla bahsetmiyorduk.. Ertesi sabah, Özdemir Evliyazade ile birlikte Yeşilköy Hava Meydanı’na gidip Menderes’i uğurladık. Sonra, öğle yemeğini yiyip, Erolların evine gittik.
Eve gelip radyoyu açtığımızda, haberlerden, Menderes’in uçağının Londra Havaalanı’na iniş yaparken sis yüzünden düştüğünü, 35 kişilik heyetten 15 kişinin öldüğünü öğrendik. Ölenler arasında, Devlet Bakanı Server Somuncuoğlu, Eskişehir Milletvekili Kemal Zeytinoğlu, Sakarya Milletvekili Rıfat Kadıoğlu, meşhur gazeteci Nimet Arzık’ ın eşi ve Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık , Menderes’in Özel Kalem Müdürü Muzaffer Ersü ve Türk Hava Yolları Genel Müdürü Abdullah Parla da vardı.
Menderes kazayı ufak tefek sıyrıklarla atlatmıştı: Çanakkale Milletvekili Emin Kalafat da sağ kurtulmuştu ama vücudunda kırılmamış kemik kalmamıştı. Menderes bir ağacın altına oturmuştu. O civarda bulunan “Newgate-Chaffold çiftliği” çalışanlarından Bailey koşup kaza mahalline gelmişti. Ayağa kalkan Menderes’in kendisine “I am the prime minister of Turkey” (Ben Türkiye Başvekiliyim) demesi ertesi günkü bütün dünya gazetelerinde yer almıştı.
Erol’un evinde radyodan bu haberi duyunca şoka girdik. Erol günlerce,bu şoku atlatmak için, sakinleştirici ilaç alacaktı.. “Bizi de götürseydi, mutlaka önde oturacak ve ölecektik.” Diye tekrarlayıp duruyor ve ”O gün Melih Esenbel için neler söylemiştik. Artık, Melih Bey’i manevi pederimizdir.” Diye ilave ediyordu..
Londra’daki uçak kazasından 18 yıl sonra Washington Büyükelçisi Melih Esenbel tatilini geçirmek ve istişarelerde bulunmak için Ankara’ya gelince, Ereğli Demir Çelik yönetim kurulu, Amerikan bankalarından büyük bir kredi almalarına yardımcı olan Melih Bey şerefine büyük bir kokteyl tertip etmişti.
Ben de, milletvekili seçilmiş,1966/1968 yılları arasında Erdemir’de murakıplık yaptığım için, ben de kokteyle davet edilmiştim… Kokteylde, sohbet imkânı bulduğumuz zaman, Melih Bey’e Londra uçak kazasından bir gün evvel İstanbul Vilayeti’nde yaşanan olayı hatırlatınca, ikimizin de gözleri buğulanmıştı..
Menderes uçak kazasından sonra, 22 Şubat 1959 da Türkiye’ye dönmüş, yer yerinden oynamıştı. Sanki bütün Türkiye İstanbul’a gelip, şimdi E-5 denilen yolun iki tarafını Topkapı’dan Yeşilköy Hava Meydanı’na kadar doldurmuştu. Erol, Yavuz ve Eyüp’le birlikte Yeşilköy’e koşmuş; ama kalabalıktan apron’a girememiştik.
Ertesi gün İstanbul Kulüp’te Özdemir Evliyazade, “Biliyor musunuz, dayım beni Yeşilköy’de görür görmez, ‘İyi ki çocukları götürmemişiz, ölümlerine sebep olacaktık’ dedi. ‘Nerelerde?’ diye sizi sorunca ‘Buradaydılar, ama kalabalığı yarıp size ulaşamadılar’ cevabını verdim” demişti..
Bu Özdemir Evliyazade,27 Mayıs ihtilalinden sonra, kendisini kurtarmak için, Yassıada’da dayısı aleyhine şahitlik yapmış, içimizi kanatmıştı. .Bunu duyunca, beraber çektirdiğimiz resimleri yırtmış, O’nu da ,hayatımızdan çıkarıp atmıştık..
Bir daha hiçbir araya gelmedik.
Kazadan sonra, Emin Kalafatoğlu aylarca Londra’da tedavi görmüş, hemen hemen vücudundaki bütün kırık kemikler platin çubuklarla birleştirilmişti. Uçak kazasından kurtulan Emin bey, Yassıada’da idama mahkûm olmaktan kurtulamamıştı..
İntihara teşebbüs eden Menderes hariç,14 idam mahkûmu, bir hücum bota bindirilmiş, hepsinin elleri arkadan kelepçelenmişti. Emin Kalafat, vücudundaki bütün kemikleri platinlerle takviye edilen bir insanın ellerinin arkasından bağlanmasının verdiği acıyla, “Bir an evvel assalar da bu acılardan kurtulsam” diye dua ederken.; Fatin Bey, Celal Bayar’ın sorusu üzerine Ortak Pazar’a dâhil olmanın faydalarını sanki bir üniversitede konferans verircesine anlatıyor; biraz ötede, hafız olan Agâh Erozan kısık bir sesle Kuran okuyordu…(Ankara, 29 Nisan 2014)

13 Aralık 2014 Cumartesi

DARBE MAĞDURLARINA “YASSIADA’YA GİTMEYİN” ÇAĞRISI

08 Aralık 2014 - 11:57

DARBE MAĞDURLARINA “YASSIADA’YA GİTMEYİN” ÇAĞRISI

IHA
Demokrat Parti (DP) eski GİK üyesi Samet Ocakoğlu, yıldönümlerinde gezi ve röportaj içinYassıada’ya götürülen darbe mağdurlarına “Yassıada’ya gitmeyin’ çağrısında bulundu.
DP misyonunun ileri gelen isimlerinden olan DP eski GİK üyesi Samet Ocakoğlu, 11. dönem DPManisa Milletvekili olan babası Orhan Ocakoğlu’na 27 Mayıs 1960 darbesinde ödenmeyen 18 aylık milletvekili maaşının günümüze uyarlanarak ödenmesi içerikli hukuki süreci başlatmış, ayrıca babasına ait alacağı TBMM Başkanlığı’ndan talep etmişti. Ocakoğlu’nun başlattığı sürecin ardından bir araya gelen DP. 11 dönem milletvekillerinin yakınları da sürece dahil olma kararı almıştı.
Ocakoğlu, 27 Mayıs darbe davasıyla ilgili süreç devam ederken 14 Mayıs çok partili hayata geçiş, 27 Mayıs darbesi, 15 Eylül Yassıada mahkeme kararlarının ilan edilmesi, 16-17 Eylül Adnan Menderes, Hasan Polatken ve Fatin Rüştü Zorlu’nun infaz edilmeleri ve 7 Ocak DP’nin kuruluş yıldönümlerinde Yassıada’ya gerçekleştirilen ziyaretlere tepki gösterdi. Röportaj ve anıların tazelenmesi gibi nedenlerle darbe mağduru ailelerin ziyarete teşvik edildiğini belirten Ocakoğlu, “Orası bizim için gezilecek ören yeri değil, hukukun götürülmesi gereken bir yerdir” diyerek Yassıada ziyaretlerinin durdurulmasını istedi.
“YASSIADA MAĞDURLARIN UZAKTAN SEYREDEBİLDİĞİ BİR MEKANDIR”
Yassıada’nın hukuki anlamda haksızlığın yaşandığı kirli ve kanlı öyküsüyle ‘demokrasi kulvarlarının karanlık mekanı’ olarak siyasi tarihe geçtiğine işaret eden Samet Ocakoğlu, adanın her geçen gün artan bir ilgiyle çeşitli kesimlerce ziyaret edildiğini söyledi. Yassıada Mahkemeleri sürecinde ailelerin adaya gidebilmek için çeşitli zorluklara göğüs gerdiğini anımsatan Ocakoğlu, “Yassıada bilinen tarihini yaşarken, oraya tıkılmış devlet adamlarının ailelerinden ‘ziyaret parası’ adı altında bebekler dahil kişi başı biner TL ayakbastı parası alınmışken, günümüzde ziyaretçiler bu zulüm adasına güvenli şartlarda ulaşabilmekte ve bu muhteşem ülkeye hizmet uğruna çekilen eziyetleri harabeye dönüşmüş mekanlarda yeniden hissetmektedirler. Zalimane bir dayatma ve hukuksuz bir uygulama ile Yassıada mağdurlarından alınan ziyaret paralarına dair Adalet Bakanlığı nezdinde herhangi bir kayıt olmadığı bilinmektedir. siyaset ve hukuk kurumları için kıssadan hisseleri olan Yassıada’ya, öyküsünün mağduru olan ailelerden de gidenler oluyor. Gitmeyenler gidebilenlerin duygularını elbette biliyor. Yassıada, mağdurlarının endişe ve hüzün ile ancak uzaklardan seyredebildiği, sadece hicranın ulaşabildiği, kimileri içinse kavuşmanın ve vedanın hiç olmadığı bir mekan olarak tarihe geçmiştir” dedi.
“YASSIADA’YA GİTMEYİN”
Devam eden darbe davasının Türkiye’de demokrasi ve hukuk bilincinin gelişmesine katkı yaptığını savunan Ocakoğlu, “27 Mayıs davamızda her şeye rağmen hukuki süreç işliyor. Yassıada’da kalan hakkın hukukuna ulaşmanın kolay olmadığının bilincindeyiz. Ama bu ateş yakıldı bir kere. Avrupa-parlamentosu/ " target="_blank" class="tag">Avrupa Parlamentosu ileAvrupa Konseyi üyesi ülkeler zemininde demokrasi hukukunu ilgilendiren önemli davalardan olduğu bir diğer gerçek olan 27 Mayıs davamızda somut ve geleceğe ışık tutacak hukuki sonuca ulaşma kararlılığımız diridir. Kamu vicdanında yer bulacağına inanarak, Yassıada mağduru muhterem ve vatanperver insanlara beraberimizde götürebilecek hukuki bir sonuç oluncaya kadar ‘Oraya gitmeyin ve Yassıada’yı uzaktan seyredin’ diyorum. Yassıada’ya gitmeyin. Hakları orada kalmışlara, hukuklarına erişinceye kadar Yassıada’ya gitmemeleri için çağrı yapıyorum” diye konuştu.
Aydın MENDERES 30 YIL SONRA GİTTİ”
Adnan Menderes ve demokrasi şehidi arkadaşlarının cenazelerinin 30 yıl boyunca hayatlarını kaybettikleri İmralı Adası’nda kaldığını hatırlatan DP eski GİK üyesi Samet Ocakoğlu sözlerini şöyle tamamladı: “Başta Menderes ailesi olmak üzere Zorlu ve Polatkan aileleri yüreklerindeki acıyı milli vicdanda söndürürken değil naaşları almak, yıllar boyu İmralı Adası’na dahi gitmediler ve sadece dualarıyla, ruhlarıyla oraya ulaştılar. Taa ki 1990 yılında rahmetli Turgut Özal’ın her geçen gün anlamı büyüyen tavrı sayesinde TBMM’nin kabul ettiği, demokrasi şehitlerinin naaşlarının devlet töreni ile ve hizmetleriyle mütenasip anıt mezara defnini mümkün kılan kanun yürürlüğe girinceye kadar. İşte o zaman Menderes, Zorlu ve Koraltan aileleri demokrasi şehitlerinin aziz naaşlarını almayı ve anıt mezara defni kabul ettiler. Merhum Aydın Menderes, babası merhum Adnan Menderes’in İmralı adasındaki kabrine ancak bu aşamadan sonra gitti ve şöyle dedi; ‘Geldim, aldım, götürüyorum’. Aydın Menderes ve demokrasi şehitlerimizin ailelerinin 1961’den 1990’a kadar sürdürdükleri faziletli davranışın Yassıada’nın hukuku konusunda emsal tavır teşkil etmesi gerektiğini düşünüyorum. Haklarının hukukuna ulaşıncaya kadar çile dostlarımızın Yassıada’ya gitmemelerini istiyorum."