4 Haziran 2016 Cumartesi
HÜRRİYET, ADALET VE "DEMOKRASİ BAYRAMI; MENDERES'İN KATİLİ İNÖNÜ'MÜ?.. Gerçek Demokrat & Mustafa Nevruz SINACI
13 Mayıs 2016 Cuma
"DP TABAN HAREKETİ" 14 Mayıs 2016 Cumartesi Günü ANKARA'da Toplanıyor
DEMOKRAT TABAN HAREKETİ 14 MAYIS 2016 CUMARTESİ GÜNÜ
ANKARA'DA TOPLANIYOR.
(11 Mayıs 2016 Çarşamba _ Yalova AKKENT Gazetesi)
Aylar önce Demokrat Partinin kötü gidişinden kurtulması için
tabandan yükselen sese kulak veren birkaç ilde başlatılan Taban hareketi
büyüyerek tüm Türkiye genelindeki illere de yayılmıştır.
Uzunca bir süredir ülkemizde yaşanan terör saldırıları
bozulan ekonomik dengeler kalmayan huzur ortamı tüm Türk Milletini
tedirgin ederken birde %50 oyla seçim kazanmış bir başbakanın Cumhur Başkanı
tarafından görevinden istifa etmeye zorlanması ile ortaya çıkan siyasi
belirsizlik ortamı ülkemize zor günler yaşatmaktadır. Demokratik yollarla
seçilip tek parti dönemi uygulamaları yandaşların korunduğu diğer kesimlerin
ezildiği bir AKP iktidarı ile uygulanan yanlış politikalar artık toplumda
yeni arayışlar ortaya koymuştur.
Toplum yeniden Merkez ağın toparlanmasını arzu
etmektedir.
Merkez sağ arayışının adresi Demokrat Partidir.
Bilindiği gibi; 14 MAYIS 1950 tarihi, Türk siyasi hayatında
önemli kilometre taşlarından biridir. Daha önceleri de çok partili inanç ve
talepleri hiç sönmemiş 1946 yılı Ocağında kurulan Demokrat Parti, o yıl
içerisinde yapılan seçimlere hayata geçmek için yapılan birkaç deneme uzun
ömürlü olmamış, ancak milletin demokrasiye olan sokulmamış, nihayet 14 MAYIS
1950 de; ''YETER! SÖZ, MİLLETİNDİR!'' iradesi ile tek başına iktidar olmuştur.
Bugün benzer tabloda mümkündür. Demokrat Parti aylarca
yapılmış bir çalışmanın ardından görüldüğü üzere tabanda mevcuttur ve dimdik
ayaktadır.Her ilçesinde her köyünde Demokrat Parti tabanı ayağa kalkacağı günü
beklemektedir.Demokrat Partinin tek problemi tavan ve liderlik tir.Yani
Demokrat Partinin acilen kongreye giderek kendisine Genel Başkan
değil lider seçmesi zaruridir.
Geçmişte ne zaman buna benzer siyasi fetret karanlıkları baş
gösterdi ise; milli bir uyanış, direniş ve ''Yeter! Söz Milletindir!'' iradesi
ve sedası hep ''Merkez sağ'' dan yükselmiştir. Ancak hali hazırda sahip olunan
68 bin oy ile bu uyanış ve direnişin mümkün olmayacağı da son derece açıktır.
Tek çare, Demokrat partinin derhal toparlanıp yeniden inisiyatif almasıdır. Kimsenin
Genel Başkan Uysalla bir problemi yoktur. Ancak 3 seçim geçirip seçimleri kaybedip
partinin daha aşağıya çekilmesi sonucunda artık ortaya bir irade koyması
gerekmektedir. Partiyi kongreye götürerek Demokrat Partinin önünü açması
zaruridir
DEMOKRAT TABAN HAREKETİ 14 MAYIS 2016 CUMARTESİ GÜNÜ
ANKARA'DA TOPLANIYOR
Bu sebeple: 14 Mayıs 2016 Cumartesi günü saat 14.00 Eski
Kocaeli Milletvekili Halil İbrahim Artvinli başkanlığında illerden katılacak ve
bizimde Yalova’dan bir otobüsle katılacağımız kalabalık grupla Ankara
Demokrat Parti Genel Merkezinde Demokrasi bayramı olarak kutlanan” 14 Mayıs
1950 Demokrat Partinin İktidara gelişi “ kutlanacak. Genel Başkana Demokrat Partiyi kongreye
götürerek toparlanması talep edilecektir...
Bilgi almak isteyenler
Mustafa Pehlivan. 0 532 583 27 36
Gökhan Duman, 0 537 441 47 73
Bu hususta tüm
partililerimizin desteğini bekliyoruz.
7 Nisan 2016 Perşembe
Gerçek Demokratlar Harekete Geçti & BİRLEŞİK DEMOKRAT PARTİ HAREKETİ
GERÇEK DEMOKRATLAR: Ali Naili ERDEM, Esat KIRATLIOĞLU, Nevzat ERCAN, Rasim CİNİSLİ, Yalçın KOÇAK, Enver TURGUT, Ertuğrul MAT, Prof. Dr. Orhan MORGİL, Mehmet Arif DEMİRER, Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN, Prof. Dr. Gökhan ÇAPOĞLU, Dr. Hüseyin GÜLER, Muzaffer YILMAZ, Mustafa Nevruz SINACI, (http://www.adalethaber.net/)
Etiketler:
AN Erdem,
Anıl Çeçen,
Enver Turgut,
Ertuğrul Mat,
Esat Kıratlıoğlu,
Gökhan Çapoğlu,
Hüseyin Güler,
MA Demirer,
MN Sınacı,
Muzaffer Yılmaz,
Nevzat Ercan,
Orhan Morgil,
Rasim Cinisli,
Yalçın Koçak
25 Mart 2016 Cuma
14 MAYIS MİLLİ BAYRAM OLSUN; (YANİ ASIR/İZMİR) ERKİN USMAN
ERKİN USMAN
Bu ilginç, toplumsal isteğin çıkış noktasında "Demokratlar Grubu" var.
Topluluğun Genel Başkanı da Samet Ocakoğlu...
Peki şimdi, "Demokratlar Grubu" nedir?
Topluluğun Genel Başkanı da Samet Ocakoğlu...
Peki şimdi, "Demokratlar Grubu" nedir?
"BAŞKAN SAMET OCAKOĞLU VE DEMOKRATLAR GURUBU"
Kısaca yanıtlamak gerekirse, 14 Mayıs 1950 Türk siyasal hayatında bir dönüm noktasıdır.
Kısaca yanıtlamak gerekirse, 14 Mayıs 1950 Türk siyasal hayatında bir dönüm noktasıdır.
14 Mayıs 1950, saf ve berrak bir milli iradenin gerçekleştiği gündür.
Bu milli hareketin 20l0'lu yıllardaki öncüsü de, gerçek Demokrat Partili bir ailenin son kuşağında yer alan Samet Ocakoğlu ile dava arkadaşları...
Ocakoğlu "Amacımız, merhum Başvekil Adnan Menderes ve çalışma arkadaşlarının şahsiyetlerini ve hizmet dönemleri ile sürdürülebilir politik uygulamaları hakkında maziden geleceğe ışık tutacak nitelikli ve seviyeli çalışmalar yapmak" diyor ve ekliyor:
"Amaçlarımız arasında hizmetleri ile milli hafızada yer etmiş olan devlet adamlarının hatıralarını yaşatacak etkinlikleri düzenlemek de yer alıyor. 14 Mayıs'ın milli bayram olarak ilan edilmesinin gerekçesinde de vefa duygusu var."
"Demokratlar Grubu"nda Ocakoğlu'nunu yol arkadaşları arasında Gökhan Karateke, Cihan Canuyar, Birgül Çelik, Ahmet Duymaz, Hakan Özen, Ahmet Durmaz var.
Yine Dedebaşı sorunu: "Burada kanun yok"
Burası Karşıyaka'nın vazgeçilmez köşelerinden biri. Yeşil-Kırmızılı camianın özellerinden...
Dedebaşı halkı bir aya yakın süredir, aniden ortaya çıkan bir trafik kapışmasını ibretle izliyor.
6100 numaralı sokağın sakinleri, arabalarını apartmanların çevrelediği boş alana bırakıyordu. Burası semtin bir mini otoparkı haline gelmişti ki, günün birinde buruda bir oto galerisi kuruldu ve huzursuzluk bundan sonra başladı,
Veli Çakmak isimli bir mahalleli diyor ki:
"Bu galeri her gün buraya 60-70 satılık arabayı getiriyor, bizim özel araçlarımıza yer kalmıyor. Evimizin, apartmanımızın önü, satılık araba vitrini oldu."
Ali Riza Özgün, "Karşıyaka Belediyesine başvurduk. Gerekli işlemlerin yapıldığını söylediler. Hiçbir gelişme olmadı. Adamlar belediyeyi takmıyor.
Polisi de... Şimdi, Bölge Trafik Müdürlüğünü göreve çağırıyoruz" diyor ve ekliyor:
"Burada kanun işlemiyor mu? Dedebaşı'nda huzur kalmadı."
"Bir Sevdadır Kemeraltı"
Geçen gün kapım çalındı. Kurye bir paket teslim etti. İçinden bir kitap çıktı. Başlığı "Bir Sevdadır KEMERALTI". Hem heyecan, hem de helecanla sayfalarını çevirmeye başladım. 1. sayfaya el yazısı ile bir not da düşülmüş:
"Mektep, spor, tüm hayatım boyunca değer verdiğim kardeşim Rıza SAYSEN'e 01.03.2016 Gürkan ERTAÇ."
Kitabın yazarı sevgili kardeşim Gürkan ERTAÇ'ı iyi tanırsınız. 1957'de Sabah Postası Gazetesi'nde başlayan gazetecilik serüveni ve aşkı tam 59 yıldır, bir spor muhabiri olarak hiç sönmeden devam ediyor. Bu yarım asrı aşan aydınlık mesleki yaşamında Ege Ekspres, Hürriyet, Günaydın ve Yeni Asır Gazetelerinin yanı sıra, SKY ve Ege TV kanallarına da katkılarda bulunmuş. Sevgili Gürkan ERTAÇ'ın ÇEŞME GÜNEŞİ Gazetesi'nde de köşesi var.
Sevgili Dost,
Türkiye'miz zor günlerden geçiyor. "Bir Sevdadır KEMERALTI", son olaylardan dolayı kararan ruhumu tedavi edici bir ilaç gibi geldi. Bu eseri bütün kalbimle öneriyorum. Okuduktan sonra, farkına varmadan gelip geçtiğiniz, dolaştığınız KEMERALTI'nı bir başka göz ile gözlemleyeceksiniz.
Hele İzmirli iseniz, yıllardır iş için, alışveriş için, gezmek için adımladığınız bu yörede neler yaşandığını daha iyi özümleyeceksiniz. Kemeraltı'na damga vuran nice değerleri hasretle, minnetle anacaksınız. Bazen hüzünlenecek, bazen de kitapta adı geçen kişi/ler ile aranızda geçen müşterek bir hatıranızı anımsayıp gülümseyeceksiniz.
Bu milli hareketin 20l0'lu yıllardaki öncüsü de, gerçek Demokrat Partili bir ailenin son kuşağında yer alan Samet Ocakoğlu ile dava arkadaşları...
Ocakoğlu "Amacımız, merhum Başvekil Adnan Menderes ve çalışma arkadaşlarının şahsiyetlerini ve hizmet dönemleri ile sürdürülebilir politik uygulamaları hakkında maziden geleceğe ışık tutacak nitelikli ve seviyeli çalışmalar yapmak" diyor ve ekliyor:
"Amaçlarımız arasında hizmetleri ile milli hafızada yer etmiş olan devlet adamlarının hatıralarını yaşatacak etkinlikleri düzenlemek de yer alıyor. 14 Mayıs'ın milli bayram olarak ilan edilmesinin gerekçesinde de vefa duygusu var."
"Demokratlar Grubu"nda Ocakoğlu'nunu yol arkadaşları arasında Gökhan Karateke, Cihan Canuyar, Birgül Çelik, Ahmet Duymaz, Hakan Özen, Ahmet Durmaz var.
Yine Dedebaşı sorunu: "Burada kanun yok"
Burası Karşıyaka'nın vazgeçilmez köşelerinden biri. Yeşil-Kırmızılı camianın özellerinden...
Dedebaşı halkı bir aya yakın süredir, aniden ortaya çıkan bir trafik kapışmasını ibretle izliyor.
6100 numaralı sokağın sakinleri, arabalarını apartmanların çevrelediği boş alana bırakıyordu. Burası semtin bir mini otoparkı haline gelmişti ki, günün birinde buruda bir oto galerisi kuruldu ve huzursuzluk bundan sonra başladı,
Veli Çakmak isimli bir mahalleli diyor ki:
"Bu galeri her gün buraya 60-70 satılık arabayı getiriyor, bizim özel araçlarımıza yer kalmıyor. Evimizin, apartmanımızın önü, satılık araba vitrini oldu."
Ali Riza Özgün, "Karşıyaka Belediyesine başvurduk. Gerekli işlemlerin yapıldığını söylediler. Hiçbir gelişme olmadı. Adamlar belediyeyi takmıyor.
Polisi de... Şimdi, Bölge Trafik Müdürlüğünü göreve çağırıyoruz" diyor ve ekliyor:
"Burada kanun işlemiyor mu? Dedebaşı'nda huzur kalmadı."
"Bir Sevdadır Kemeraltı"
Geçen gün kapım çalındı. Kurye bir paket teslim etti. İçinden bir kitap çıktı. Başlığı "Bir Sevdadır KEMERALTI". Hem heyecan, hem de helecanla sayfalarını çevirmeye başladım. 1. sayfaya el yazısı ile bir not da düşülmüş:
"Mektep, spor, tüm hayatım boyunca değer verdiğim kardeşim Rıza SAYSEN'e 01.03.2016 Gürkan ERTAÇ."
Kitabın yazarı sevgili kardeşim Gürkan ERTAÇ'ı iyi tanırsınız. 1957'de Sabah Postası Gazetesi'nde başlayan gazetecilik serüveni ve aşkı tam 59 yıldır, bir spor muhabiri olarak hiç sönmeden devam ediyor. Bu yarım asrı aşan aydınlık mesleki yaşamında Ege Ekspres, Hürriyet, Günaydın ve Yeni Asır Gazetelerinin yanı sıra, SKY ve Ege TV kanallarına da katkılarda bulunmuş. Sevgili Gürkan ERTAÇ'ın ÇEŞME GÜNEŞİ Gazetesi'nde de köşesi var.
Sevgili Dost,
Türkiye'miz zor günlerden geçiyor. "Bir Sevdadır KEMERALTI", son olaylardan dolayı kararan ruhumu tedavi edici bir ilaç gibi geldi. Bu eseri bütün kalbimle öneriyorum. Okuduktan sonra, farkına varmadan gelip geçtiğiniz, dolaştığınız KEMERALTI'nı bir başka göz ile gözlemleyeceksiniz.
Hele İzmirli iseniz, yıllardır iş için, alışveriş için, gezmek için adımladığınız bu yörede neler yaşandığını daha iyi özümleyeceksiniz. Kemeraltı'na damga vuran nice değerleri hasretle, minnetle anacaksınız. Bazen hüzünlenecek, bazen de kitapta adı geçen kişi/ler ile aranızda geçen müşterek bir hatıranızı anımsayıp gülümseyeceksiniz.
Erkin USMAN & YENİ ASIR
26 Şubat 2016 Cuma
LAİKLİK, İSLÂM, DEMOKRASİ (DP) VE TÜRKİYE; Dr. ESAT KIRATLIOĞLU
LAİKLİK, İSLÂM, DEMOKRASİ
VE TÜRKİYE
Dr. Esat KIRATLIOĞLU (*)
Dünya tarihinde demokrasi (demos
cratos / halk idaresi), gerçek hüviyeti ile bugünkü demokratik ülkelere
yerleşebilmek için, hem çok uzun bir yol kat etti, hem de çeşitli zorlu
safhalardan geçti. Demokrasi ilk defa İngiltere’de 1215’de Kral John’a, asiller
tarafından zorla ilân ettirilen Magna Carta
Libertatum (büyük özgürlük fermanı) ile insan hayatı ile özdeşleşti.
63 md den oluşan Magna Carta’nın 3 ana temeli vardır.
1. Vergiyi toplamak ve sarf etmek
kralın yetkisinden alındı ve asillerden teşekkül eden bir kurula verildi. Bu
kurula kanun yapma yetkisi de verildi.(ilk parlâmento)
2. İnsanlar ancak kanunla
cezalandırılabilir,
3. Adalet satılamaz ve
geciktirilemez.
Demokrasi çok daha sonra 1776 da
ABD istiklal beyannamesi ve 1789 da Fransız ihtilâli ile dünya ve geniş halk
tabakaları tarafından duyulur hale geldi. İnsanlar kızıl derili, siyah derili ya
da beyaz derili, sarı tenli olsun efendileri ya da kuvvetlilerce inim, inim inletiliyordu.
İmparatorlar ve hükümdarlarca orta çağ dediğimiz zaman diliminde Hıristiyanlara
uygulanan zulüm, onları ta Kapadokya’ya (Nevşehir civarı) kadar kaçmaya ve
kendilerinin yaptıkları yer altı şehirlerinde yaşamaya mahkûm etmişti.
Ancak bir müddet sonra Papalık ve Kilise, devleti yönetir hale geldi.
Öyle ki, bir Alman hükümdarını
aforoz eden Papa’dan af dilemek için (Alman hükümdar) Alp dağlarında tatil
yapan Papa’dan kabul edilmesi çaresizliği içinde, aylarca karlı dağlarda sürünmüştür.
Kilise artık hükümdarların dahi üstünde idi
Fransa’da
kilisenin yönetime baskısı, ayrıca İmparator’un da halk üzerindeki
umursamazlığı had safhaya varmıştı. Halk yoksul ve perişandı. Öyle ki, yiyecek
ekmek bulamıyoruz diye feryat eden halka, Kraliçe MARİE ANTUANET, “o zaman pasta yiyin” diyordu. Bu
şartlar altında 1789 halk hareketi ile Fransız ihtilâli oldu. İhtilâlciler
cumhuriyet ilân ederek halkın yönetimini sağladılar ve laiklik prensibi ile de
kiliseyi “devletin üzerinde etkisi olmayan bir yapı” biçiminde organize ettiler
(ileride laikliği ele alacağız).
1299 da kurulan ecdadımız Osmanlı devleti
Müslüman bir devletti.
1517 de Yavuz Sultan Selim’in Mısırdan,
Halifeliğin Osmanlı hükümdarlığına intikalini sağlamasından sonra, İslâmiyet en
yüksek makamında padişahlar tarafından temsil edildi. Osmanlı, bir din devleti
olmasına rağmen zaman, zaman yaşanan istisnalar hariç, padişahlar ister
Müslüman ister Hıristiyan olsun, tebaasına adil davranmıştır. Esasında bunun sebebi
kuranın temel kavramını teşkil eden adalet ve insan sevgisi olup; Bunu emreden Kur-an’ı
Kerim’in etkinliğidir.
1600
yılları civarında Osmanlı Yönetiminde başlayan zaafiyet, tarihte yaşadığımız
hüsranları ve kayıpları katlayarak 1918’deki 1. Dünya Savaşı mağlubiyetini
getirmiştir. Bu savaşın sonunda 3 kıtaya hükmeden cihan devleti Osmanlı
imparatorluğu, Anadolu da 13 ilin dışında tüm topraklarını kaybetmiştir.
Atatürk’ün,
19 Mayıs 1919’da başlattığı; “yok
oluştan bir mucize” diyebileceğimiz azim, irade, cesaret ve inanışla
kazanılan istiklâl harbinden sonra, Cumhuriyetin kurulmasına ve bugünkü
sınırlara geliyoruz. Osmanlı’nın “son
dönemler” tarihini ve hele, hele 1918 -1922 arasının perişan şartlarını,
mükemmel ve tarafsız olarak bilmeyen bir kimse, kulaktan dolma ve alışılmamış
yarım, (hem de) taraflı bilgilerle bunu takdir etmesi ve değerlendirmesi; tam
manâsı ile bir “hiç hükmündedir”.
Hıristiyan âlemi
yukarıda bahsettiğimiz tarihi olaylarla kendine gelmiş ve eğitime, öğrenmeye
büyük önem vermiştir. Hıristiyan âleminde İncil, her milletçe kendi diline tercüme
edilmiş, hazreti İsa hakkındaki görüş ve (bazı ayrıntılar hariç) İncil’in birçok
içeriği aynen Kur-an’ı Kerimde tekrarlanmaktadır. Bu durum Tevrat için de geçerlidir. Okuma
yazma bilme nispeti Hıristiyan âleminde epeyce ilerlemiş ve incilin bildirisi
onlarca daha iyi bilinir hale gelmiştir.
Kur’an da ki bildirilen pek çok konu İncil tarafından da
bildirilmektedir.
1870
yılında halkın Hıristiyan âleminde okuryazar yüzdesi ispanyada 30, Fransa’da
69, İngiltere’de 76, Almanya’da 80, Hollanda da 81’dir. Osmanlı
imparatorluğunun o tarihte halkın okuma yüzdesi ise yalnız % 3 tür. 1924
yılında Türkiye de 71 ortaokul ve 5965 öğrencisi, 23 lise ve 1241 öğrencisi, 9
fakülte vardır. (üniversite değil) Nüfus 13 milyondur. Halk maalesef Osmanlı
döneminde yukarıda görüldüğü gibi okuma yazma bilmezdi.
Namazını kılacak kadar, belki
birkaç fazlası ile ayet veya sure ezberlenirdi. En acı olanı Osmanlı döneminde Kur-an’ı
Kerim’in Türkçe tercümesi (meal) yoktu. Okuma yazma bilenler belli sayıda
sübyan (çocuk) mektebi mezunlarıydı.
Medrese mezunları dışında hocalarımızın büyük çoğunluğu hafız da olsa, Kur-an’ı Kerim’in Türkçesini bilmiyorlardı. Ya
da kulaktan dolma bilgileri vardı. Kur-an’ı Kerim’in gerçek manasını halka
bildirecek medreseli hoca sayısı da sınırlı idi. Halk okuma yazmada bilmiyordu.
Üstelik Türkçe meali olan Kur-an’ı Kerim de yoktu.
Üstelik 1924’de, Türkiye’de okur-yazar oranı sadece % 4’tür!..
Selçuklular
döneminde ilim dili Arapça olduğundan kayda değer bir Kur’an çevirisi gelişmesi
olmamıştır. Osmanlı döneminin ilk kuruluş yıllarında Elham, Mülk, Yasin, İhlas
gibi daha çok yalnız bazı kısa sureler konuşulan Türkçeye çevrilmiştir. (meal)
Osmanlı’da, daha sonra ilk Şeyh-ül İslâm Molla Fenari ( 1350 -1430) Ayn-ül Ayan
isimli esriyle yalnız Fatiha suresini tefsir etmiştir.
Tüm Osmanlı
döneminde ilk defa Sırrı Paşa (1844 -1895) Sırrı-ı Furkan adındaki iki ciltlik
eseriyle Kur-an’ı Kerim’i tercüme ve tefsir etmiştir. Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi
de, küçük bir ciltten ibaret Safvetu-l Beyan adlı tamamlanmamış kuran tercüme –
tefsirini yazmıştır. O dönemde, bazı âlimler ve sonraki Şeyhülislam Mustafa
Sabri efendi, bu tercüme ve tefsir işine karşı çıkmışlardır. Aynı dönemde, bir
Şeyhülislam Kur-an’ı Kerim’in Türkçe mealini ve tefsirini yapıyor, bir sonraki Şeyhülislam
buna karşı çıkıyordu. Elbette bu durumda yapılan tercüme ve tefsir yurt sathında
da tam yayınlanamayacaktır.
Milletimiz
bu şartlar altında asırlarca Kur-an’ı Kerim’in içeriğini tam bilmediği halde,
Allaha inanç ve iman kuvveti ile Müslümanlığa hakkı ile sahip çıkmıştır.
Kur-an’ı
Kerim yalnız Araplar için inmedi. Kur-an’ı Kerim’in muhatabı sadece Araplar değil,
tüm insanlardır. ( Yunus10/57 İsra 17/82) Kur’an da her millete kendi dillerini
bilen bir elçinin gönderildiği belirtilmektedir. ( İbrahim 14/4 İsra 17/15, Şuara
26/208, Kasas 28/59 ) Demek ki Cenab-ı Allah Kur-an’dan önce insanlara İslamiyet’i
kendilerinin dillerini bilen peygamberlerce öğretti. Çünkü Hz. Âdem’den Hz.
Peygambere kadar bütün peygamberler İslam’ı tebliğ etti. Hz. Musa ve Hz. İsa dâhil
‘Muhakkak ki Allah katında yegâne Din İslâmdır’ (ALİ İMRAN 3/19)
Son peygamber Hz. Muhammed’e yüce
Allah son kitap Kur-an’ı indirmiştir.
Kur-an yukarıdaki ayetlerde
belirtildiği üzere çeşitli dil konuşan tüm insanlığa indirilmiştir. Cenabı-ı Allah
Hazreti Muhammed’e tüm insanlığa tebliğ için indirdiği Kur-an’ı “biz onu anlayasınız diye Arapça bir kuran
indirdik” diye tavsif ediyor. ( Yusuf 12/ 2)
İnsanlık âleminde
çeşitli milletler ve diller var. Kur-an’ı Kerim tüm insanlık için indirildiğine
göre, Arap olmayan milletler Kur-an’ı öğrenmek için Arapça mı öğrenecekler? Bu
mümkün mü? Bu ayeti kerime ile milletlere Kur-an’ı öğrenmek için Kur-an’ı kendi
dilimize çevirin (meal) diye cenabı Allah emrediyor. Kolaylık budur. Cenabı Allah
“Kur-an’ı sana meşakkat çekip bedbaht olasın diye indirmedik buyuruyor. (Taha
20/1-4) Hazreti Peygamberimiz ise: ‘Kolaylaştırın
zorlaştırmayın’ buyuruyor ( Müslim 3263)
Tarihimizde,
Kur-an’ı Kerim’in ikinci defa tercümesi, cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra;
Atatürk’ün direktifiyle kurulan Diyanet İşleri Başkanlığınca (1924) önce Mehmet
Akife yaptırılıyor… Mehmet Akif, Kur-an’ı Kerim’i şiir dilinde tercüme
ettiğinden “Kur-an bırakılır, bu meal okunur” diye meali daha sonra vermiyor.
1934 Tarihinde yine Atatürk’ün direktifi
ile Diyanet işleri başkanlığınca Elmalılı M. Hamdi YAZIR’a Kur-an’ı Kerim tercüme ettiriliyor. (meal) Hamdi
YAZIR da Kur-an’ı tercüme ediyor ve 10 ciltlik bir tefsir meydana getiriyor. Bu
tercüme ve tefsir Atatürk’ün emriyle bütün Türkiye’ye dağıtılıyor. Daha sonraki
yıllar pek çok Kur-an’ı Kerim tercümesi ve tefsiri yapılıyor. Böylece en sade
vatandaş dahi, kendi dili ile kuranı anlıyor ve tefsiri okuyarak ta derinliğine
vakıf oluyor. Eğer tarihimiz boyunca milletimiz Kur-an’ı kendi dili ile okuyup
anlamış olsaydı, tarihimiz boyunca ve hala yaşadığımız pek çok lanetlenecek
işler meydan gelmezdi.
Ama ne yazık ki tarihimizde,
okuma-yazma geliştirilmemiştir ve okuryazarlık da ele alınmamıştır. Yukarıda bu
konularda net rakamlar verdim dünyanın en büyük cihan devleti olmasıyla
hakkıyla övündüğümüz Osmanlı’nın en büyük ihmali okuryazarlığı ele almamış
olmasıdır. Kur-an’ı kerim şöyle buyuruyor ‘kul
helyestevillezine yalemune vellezine layalemun’ ‘ deki bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ‘ ‘ (zumer 39/9) bilmek içinde Kur-an’ı
Kerim’in ilk ayeti kerimede “ıkra” diye okumayı emretmiş olmasına rağmen Kur-an’ı
meşrutiyete kadar tercüme etmemişiz ve kuranı doğru anlamamışız. Okuryazar olmamışız
ve dolayısıyla öğrenememişiz ve her şeyde geri kalmışız.
Laiklik konusun’
da kısaca değerlendirmek istiyorum. Laiklik mana itibariyle bizde en yanlış
anlaşılan bir terimdir. Laikliği hala büyük bir ekseriyet bizde dinsizlik
olarak bilir.
Ord. Prof. Ali
Fuat BAŞGİL 1955 yılında neşredilen “Din
ve Laiklik” isimli kitabında acaba neler yazıyor?..
Laic, Laique kelimesi, Latince Laicus
aslından alınmış Fransızca bir kelimedir.
Lügat manâsıyla ruhani olmayan (kilise mensubu olmayan) insan, fikir ve
müessese demektir. Katolik dünyasında Hıristiyanlar ikiye ayrılıyorlar. Bir
kısmına Clerge denir. Bunlar din adamlarıdır. Ruhaniler sınıfını teşkil ederler.
Bu sınıf da, Regulier ve Seculier diye ikiye ayrılır. Regulıer sınıfından
ruhaniler kiliseye kapanıp ömürlerini ibadetle geçirirler, hayattan uzak
yaşarlar, Seculier ise, Papaz ve Piskopos gibi halk içinde yaşayan Kilise din adamlarıdır.
Laik ise ruhaniler sınıfından bu iki zümreye mensup olmayan Hıristiyan halk tabakasıdır.
Bu kelime genişletilerek, kilisenin etkisi altında bulunmayan ve ruhani
mahiyeti olmayan prensip ve müesseselere de laik denir.
Bu kelime, hukuk ıstılahına Fransız ihtilâlinden sonra girmiştir.
Ali Fuat Başgil, laik kelimesi
sinin hukuki manâsı üzerinde şu bilgiyi veriyor: “Bu günün batı memleketleri
hukukunda laiklik dinin devlet işlerine, devletin de din işlerine karışmaması; Devletin
tarafsız olması din ve mezheplerden hiç birine farklı muamele yapmaması; Dinin de,
bir bağımsızlık içinde ahlâk ve maneviyatın yöneticisi olmasıdır.”
Laik kelimesi dilimize cumhuriyetten önce meşrutiyet döneminde girmiştir
Osman Ergin,
1977 de yayınladığı “Türk Maarif Tarihi” adlı eserinde, son Osmanlı Sadrazamlarından
Müşir Ahmet Paşa’nın şu görüsünü veriyor: “Ziya Gökalp Fransızca laik
kelimesini ladini diye tercüme etmiştir. Bu kelimenin manası dinsiz demektir. Bu
çok büyük bir tercüme hatasıdır. Fransızlar laikliği, Kilisede din adamı (Ruhban)
olmayanlar, halktan olanlar için kullanmışlardır.”
Yine Osman
Ergin, doğuyu da batıyı da iyi bilen Ubeydullah efendinin görüşü şudur diyor: “Laiklik
kelimesini ladini diye tercüme etmek fevkalade yanlıştır laik kelimesi dinsiz
hükümet, din aleyhinde hükümet diye kullanılamaz. Laik hükümet ‘halk hükümeti’ olarak tercüme edilmelidir. Laik
hükümet bir sınıfın değil umumun malı olan hükümet demektir.”
1970 de
yayınlanan ‘Modern Türkiye’nin Doğuşu’ isimli kitabın yazarı Bernard Lewis diyor
ki: “Ziya Gökalp’in tam bilmediği Fransızcası ile laique deyimini anlatmak için
dinsiz anlamına gelen ladini kelimesini kullanmak zorunda kalması büyük bir
talihsizlik idi. Laiklik dinsizliktir tercümesi Türkiye’de herkesi birbirine
hasım etti.”
Ord. Prof. Ali
Fuat BAŞGİL yine, “Din ve Laiklik” adlı
eserinde diyor ki: “Laiklik dinsizlik ve din düşmanlığı değildir. İnsan iş
hayatında devletçe konulan kanunlara göre hareket eder laik olur, diğer taraftan
özel hayatında dindar olur..”
Atatürk
‘her fert dinini diyanetini öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mektebdir
demiştir’. Nitekim Atatürk 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Eğitimin
Birliği) kanunu ile yüksek din mütehassısı yetiştirmek üzere İlahiyat Fakültesi’ni
ve ilk defa Camilerde görevlendirilmek üzere İmam ve Hatip yetiştiren İmam-Hatip
okullarını gerçekleştirmiştir. Ama öğrenci yokluğundan dolayı İlâhiyat Fakültesi
de İmam-Hatip okulları da 1932 de kapanmıştır. Yukarıda 1924 de ortaokul ve
liselerin öğrenci sayısını zaten vermiştim, o zaman Atatürk dinsiz olsa din
adamı yetiştirecek okul açar mıydı?...
Osman
pazarlı 1979 da yayınladığı Sosyoloji Lise 3 adlı kitabında Atatürk’ün ‘ laik
hükümet tabirinden dinsizlik manası çıkarmaya yeltenen fesatçılara fırsat
vermemek lazımdır’ dediğini yazmaktadır. Atatürk dinsiz olsa böyle konuşur
muydu?
Yılmaz
Öztuna, 1978 de yayınladığı ‘Büyük Türkiye
Tarihi’ adlı esrinde “Hıristiyanlar kilisedeki din adamlarına “Clerge”, bunun dışında kalanlar için de
“laik” terimini, kelimesini kullanmaktadırlar”
demekte...
Laiklik anayasanıza 1924’te girmiştir.
Yukarıda, “laikliğin nasıl doğduğunu
ve ne demek olduğunu” ama Ziya Gökalp’in laikliği Fransızcadan “dinsizlik” diye
yanlış tercüme etmesini bilim adamalarının ifadeleriyle izaha çalıştım.
Maalesef bu yanlış tercüme yüzünden, bunun etkisi altında kalanlar hala bugün
dahi laikliğin yanlış anlaşılmasını devam ettirmekte ve laikliğe karşı haksızca
hücumlarını inatla ve ısrarla sürdürmektedirler
Bakara
suresinin 256. Ayeti ‘lâ ikrahı fid din’dir’;
manası ‘dinde zorlama yoktur ‘ demektir.
Yani, Kur-an’ı Kerim kimseyi zorla Müslüman yapamazsın diyor. Bu görüş, tüm
müfessirlerin yorumudur. Bu ayet hem peygamber hem de devlet reisi olan Hz.
peygambere Kur-an emri olarak geliyor. Hz. peygamber aynı zamanda devleti
yöneten kimsedir.
Demek ki Hazreti Peygamber’e
devlet reisi olarak “dinde zorlama
yapamazsın” buyruluyor. Laiklik de, devletin din üzerinde etkisini kaldırıyor.
Kur-an insanı vicdanın da hür bırakıyor. Kur-an laiklik tabirinin kullanıldığı
tarihten asırlarca önce bu emri getirmiştir. Öyleyse Kur-an’ı Kerim’in insan
üzerinde din etkisi yapamazsın emri asırlar sonra Hıristiyan âleminde laiklik
olarak belirlenmiştir.
LAİKLİK ESASINI KURANDAN ALMIŞTIR
Rahmetli
Atatürk din eğitimi veren imam hatip okullarını ve ilahiyat fakültesini açan
bir kimsedir. Selçuklular ve Osmanlı tarihi dâhil meşrutiyetteki tek Kur-an’ı
Kerim meali (tercümesinden) sonra Kur-an’ı tercüme (meal) ve tefsir ettiren ve
tüm Türkiye’ye dağıttıran kimsedir. Bu kimse dinsiz olur mu? Din de zorlama yok
emriyle de devlet yönetimini ve dinin vicdan hürriyetini birbirinden ayırmıştır.
Camilerimizi koruyup ihya etmek için de vakıflar Genel Müdürlüğü’nü kurmuştur. (1924)
Bu kimse dinsiz olur mu?
Atatürk, Şeyhülislamlığın
devamı olan ve Müslümanlara yol gösteren; Ayrıca, Camilerimizi organize eden Müftüleri,
Vaizleri, İmam ve Müezzinleri Camilerde görevlendiren ve daha mükemmel teşkilâtlandırılan
Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. (1924) Bu kimse dinsiz olur mu?
Bütün ilim adamları “laiklik
dinsizlik değil” diyorlar.
Peki, Avrupa’da, ya da başka
kıtalarda laik devlet olarak yönetilen hangi devlet dine karşı bir tutum
içerisindedir. Bugünkü Rusya dâhil..
Atatürk
döneminde ve sonra camiler ahır yapıldı diyenler doğruyu konuşmuyorlar. Yalnız
2. Cihan harbinde, Almanlar Trakya’da hududumuza geldiğinde silolarımız
olmadığı için silâhaltındaki askerin buğday ihtiyacı için bazı camiler büyük
hacimli olduğu için buğday deposu olarak kullanıldı.
Osmanlı tarihini dikkatle okuyanlar,
Padişahların Avrupa seferine çıktıklarında, sefere çıkmadan önce yol boyunda bulunan
ve/veya yapılan bazı camileri buğday deposu olarak kullandıklarını bilirler. Cumhuriyet’ten
sonra nerde hangi cami ahır yapıldıysa iddia sahibi bunu ispatlamalıdır.
DEVLET LAİK OLUR İNSAN LAİK OLAMAZ
“Devlet
laik olur insan laik olamaz” diyenlere Ord. Prof. Ali Fuat BAŞĞİL, “Din ve Laiklik” isimli kitabında şöyle cevap
veriyor: “İnsanlar iş ve münasebetler
hayatında devletin çıkardığı kanunlara göre hareket ederler laik olurlar özel
hayatında ise dindar olarak yaşarlar.”
Cumhuriyet
kurulduktan sonra, bugün dahi halâ laikliği dinsizlik olarak anlayanlar ve bazı
münevverlerimiz dâhil devleti hep itham etmişlerdir ve etmektedirler. Sanki Türkiye
dinsizleştirilmiş gibi ve bunlar doğruyu bir türlü öğrenmemişlerdir. Yukarıda
bahsettiğimiz gibi Atatürk’ün İslamiyet’i korumak için aldığı bütün tedbirler
rağmen Ziya GÖKALP’İN laikliği dinsizlik diye yanlış tercüme etmesinden maalesef
Atatürk ve devlet bu ithamlardan kurtulamamıştır. Üstelik Yukarıda belirttiğim
gibi Atatürk bu fesat sahiplerine karşı çıkmak için halkı ikaz etmiştir.
İnsan hak
ve hürriyetinin korunmasını esas alan insanlara yardımın şart olduğunu belirten
zulüm ve haksız insan öldürmeyi haram kılan hatta ırklar arasındaki ayrıcalığı
kaldıran dinde dahi zorlamanın olmadığını emreden ve kimsesizleri koruyan bugün
demokrasi dediğimiz idare şeklinden çok daha üstün vasıflarca insana sahip
çıkan bir kuranı kerim vardır. Ama maalesef onu tam manasıyla anlayıp ona
uymamışız. Asırlarca ve hala Kurana uyulmayıp kuranda olmayan mezhepler adına
yapılan kavgalar ile ve Kuranın emirlerine karşı aykırı düşünerek İslâm’ın
ruhuna uymayan ama İslam uğruna diyerek pek çok insanı hunharca öldürerek
dünyamız cehenneme çevrilmiştir ve çevrilmektedir. Maide suresi 5/32. Ayet de
Kur-an’ı Kerim şöyle buyuruyor: “Kim
haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.” Elbette ki
bunun cezası cehennemlik olmaktır. Kuran bir can diyor Müslüman ya da Müslüman
olmayan demiyor ve böylece Kur-an tüm insanlığı koruması altına almıştır.
İnsan huzuru için Kur-an’ı Kerim’e uymak ne büyük fazilettir.
Hz. Peygamberden sonra (Halife
olan dört devlet başkanını sahabenin) halkın seçtiği bir İslâm devleti var.
Demek ki demokrasi İslamiyet’in geleneğinde mevcuttur.
1946 da,
tarihi ve kadim Demokrat Parti’yi kuran Celal BAYAR, Adnan MENDERES, Refik
KORALTAN ve Fuat KÖPRÜLÜ, böyle ulvi duygularla halkın seçtiği bir yönetimi
gerçekleştirmek için demokrasi mücadelesi verdiler ve bu mücadeleyi 1950
yılında kazandılar.
Halkın
seçtiği Demokrat Parti’nin Baş Vekili (Başbakanı) ve akabinde Genel Başkanı
olan Adnan MENDERES, böyle ulvi, mukaddes bir görev “gerçek laiklik, insan hakları, adalet ve demokrasi” uğruna şehit
olan bir Türk ve İslam büyüğüdür.
Ben de; 1954
yılından itibaren Demokrat Parti Millet Vekili ve sonra yassı ada mağduru olan ağabeyimle
birlikte başladığım ve iftiharla yüklendiğim “demokrat misyonu” bugüne kadar kesintisiz yürüttüğüm için bahtiyarım.
***
(*) Ahmet Esat KIRATLIOĞLU: (1930
Nevşehir,) Avusturya Graz Üniversitesi Jeoloji Fakültesi mezunu. Aynı Fakültede
Doktora derecesi aldı. Nevşehir Belediye Başkanlığı, İller Bankası Genel
Müdürlüğü, TBMM, XIV, XVI, XVIII., XIX.ve XX. Dönem (AP ve DYP) Nevşehir
Milletvekilliği ile Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı
yaptı. Evli ve 3 çocuk babasıdır.
23 Şubat 2016 Salı
DEMOKRAT PARTİ, KIBRIS VE ARİF NİHAT ASYA; Doç. Dr. MEHMET ÖZDEMİR
DEMOKRAT PARTİ,
KIBRIS VE ARİF NİHAT ASYA
Doç Dr Mehmet ÖZDEMİR (*)
Demokrat Parti’nin kuruluşunun
70. yılını övünçle ve hasretle kutluyoruz...
Demokrat Parti
döneminin “eski Türkiye’sinin” özlemi ile kutluyoruz…
Demokrat Parti Türk insanına,
Türk ülkesine, Büyük Türkiye ülküsüne hizmeti en büyük görev bilmişti.
Demokrat Parti’nin ideali
Atatürk’ün “Yüksel Türk! Benim için yüksekliğin sonu yoktur!” emriydi.
Demokrat Parti’nin hedefi;
Atatürk’ün “Türk Milleti âtinin yüksek medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacaktır!”
işaretiydi.
Demokrat Parti bu idealler,
emirler, hedefler doğrultusunda yılmadan, usanmadan çalıştı.
Demokrat Parti dışta da
Türkiye’yi dünyanın en itibarlı ülkelerinden birisi haline getirdi.
Demokrat Parti, bütün dünya
ülkelerinin Türkiye’ye saygı duyacakları bir dış politikanın kurucusu olmuştu.
Demokrat Parti, uyguladığı dış
politikayla Türkiye’yi demokratik ülkeler arasında en prestijli konuma getirdi.
Demokrat Parti’nin dış
politikasın özeti YALNIZLIKTAN SAYGINLIĞAdır.
Demokrat Parti dış politikadaki
başarılarını 19 Şubat 1959’da imzalanan anlaşmalar ile Kıbrıs konusunda
taçlandırdı. Zürih ve Londra antlaşmaları olarak bilinen bu anlaşma ile Türkiye
1699 Karlofça Antlaşması’ndan 260 yıl sonra ilk kez Avrupa devletleriyle kendi
lehine bir anlaşma imzalıyordu.
Türk Ordusu bu anlaşma ile Ada’ya
çıktı.
Demokratlar Kulübü eski
başkanlarından rahmetli Bursa Milletvekilimiz Özer Kenan Yılmaz bu olayı şöyle
anlatıyor: “Kıbrıs Garanti Anlaşması’nın 4.Maddesi’nin tanıdığı imkan ile
Kıbrıs’a çıkan birliklerimiz, Beş Parmak Dağları’na bayrağımızı dikerlerken,
Kıbrıslılar gökyüzünde üç beyaz bulutun belirdiğini, bu bulutların Celal BAYAR,
Adnan MENDERES ve Fatin Rüştü ZORLU’ya benzediğini söylemişlerdir.”
Daha sonra gelen 27 Mayıs
İhtilali ise Zürih ve Londra Anlaşmalarının bütün kazanımlarını ortadan
kaldırarak, Kıbrıs’ı neredeyse Rum’a teslim edecekti.
Değerli dava arkadaşlarım;
Demokrat Parti’nin Kıbrıs Milli
Mücadele tarihi içinde yaptıkları hizmetler ayrı bir destanın sayfalarıdır. Bu
sayfalar arasında diplomatik zaferler gibi bilinenlerin yanında, Türk Mukavemet
Teşkilatı’nın kuruluşu gibi nispeten az bilinenleri de vardır. Fakat bir de hiç
bilinmeyenleri vardır. Bu, Demokrat Parti’nin Kıbrıs’ta bilinçli nesiller
yetiştirmek için özellikle eğitim alanında götürdüğü hizmetlerdir.
Kıbrıs Türklerinin vermiş
oldukları eğitim mücadelesinin tarihi bir buçuk asra yaklaşmaktadır. Ada’nın
İngiliz egemenliğine geçmesiyle birlikte Kıbrıs’ta kalan Türkler, Türklüklerini
koruyabilmek için dinlerine, dillerine ve okullarına sarıldılar. Böylelikle
aralarındaki birlik ve beraberliği de koruyabilmişlerdir. Bu nedenle
başlangıçta İngilizlerin yakıştırdığı “Müslüman Cemaat” nitelemesine fazla
aldırmadılar. Ancak daha sonraları bu kimlikte anılmak yerine “Türk” olarak adlandırılmak
için büyük savaş verdiler.
Kıbrıs Milli Mücadele tarihinde
öğretmenlerin çok ayrı bir yeri vardır. Bu konuda çok önemli bir araştırma
yapan ve kitabına “Batmayan Eğitim Güneşlerimiz” adını koyan Ali Nesim şöyle
diyor: “…Kıbrıs Türkü’nün varolma savaşımı, önce eğitim alanında başlamıştır.
Öğretmenlerimizin her biri batmayan bir güneş olarak toplumumuzu sürekli
aydınlatmış, okullarımızın her biri bir kale olarak direnmiş… hep direnmiştir…”
Demokrat Parti 1950 yılında
iktidara geldikten sonra, Kıbrıslı Türkleri temsilen Doç. Dr. Derviş MANİZADE
ve Avukat Nevzat KARAGİL, hükümet yetkililerini ziyaret etmişlerdir. Bu
görüşmeler çok olumlu sonuçlar vermiştir:
1-Kıbrıs’taki Türk okullarında,
başta lise olmak üzere, her düzeyde eğitim kadrosunun Türkiye’deki
öğretmenlerle takviyesi.
2-Türkiye’ye bağlı ve parasal
giderleri Türkiye tarafından karşılanacak okullar ve lisenin açılması.
3-Mümkün olduğunca fazla Kıbrıslı
Türk gencine Türkiye’de öğretim imkanı tanınması.
Bu kararlaştırılan üç husus da
fazlasıyla yerine getirilmiştir.
Hikmet İLAYDIN’ın Eğitim Müşaviri
olarak Kıbrıs’a gönderilmesi sağlandı.
Orhan DENGİZ, Ahmet SEVİNÇ, Hasan
ACAR, Vahide Baha PARS, Prof. Dr. Faik Reşit UNAT Başkanlığında beş kişilik
profesörler heyeti ile Prof. Dr. Hasan EREN, Aziz BERKER (Kütüphaneler), İsmet
PARMAKSIZOĞLU (Kütüphaneler), Mehmet ÖNER (Müzeler), Fuat BAYMUR (Türk Dili
Uzmanı), Hüsamettin ERTAN (Türk Dili), Fevzi SELEN gibi isimler Kıbrıs’a
gidiyorlardı.
Bu arada liselerin yanında
kolejler, ticaret liseleri, yapı ve meslek enstitüleri, gündüz ve akşam kız
sanat okulları açılıyordu.
Çok önemli bir hizmet olarak da
Kıbrıslı lise mezunlarına Türkiye üniversitelerinde tahsil imkânı sağlanıyordu.
1959 yılında 160 kişiye yüksekokul kontenjanı sağlanmıştı. Bunların dağılımı;
Gazi Eğitim Enstitüsü’nde 40, Üniversitelerde 70, Harp Okulu’nda 30, Kız
Teknik’te10, Konservatuarda10 kişi şeklindeydi.
Bu kontenjanlar daha sonra daha
da artırılacaktır. Ada’da çok yüksek oranda idareci Türkiye’nin en iyi
üniversitelerinden mezun olmuştur.
Denktaş’tan sonra 2.
Cumhurbaşkanı; Dr. Derviş EROĞLU İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp
Fakültesi, Mehmet Ali TALAT ODTÜ, Mustafa AKINCI ODTÜ mezunudur.
Öğretmenler Türk Mukavemet
Teşkilatı’nda da çok yoğun bir şekilde görev yapmışlardır.
Okullar arttıkça, Türkiye’den
tayin edilen öğretmen sayısı da giderek artmıştır. 19659-1960 ders yılında
Kıbrıs’ta muhtelif Türk okullarına 83 yeni öğretmenin tayini yapılmıştır.
Bunların içinde Celal Bayar
Lisesi’ne tayin edilenlerin arasında Arif Nihat ASYA ve eşi Servet ASYA da
vardır.
Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz
süsü
Kız kardeşimin gelinliği
Şehidimin son örtüsü
Işıl ışıl
Dalga dalga bayrağım
Senin destanını okudum
Senin destanını yazacağım…
*
Böylece VATAN Şairi Namık
Kemal’den sonra Bayrak Şairi Arif Nihat Asya da Kıbrıs’tadır. (Bu arada bir
vefa borcunu yerine getirmek için burada bir parantez açacağım. Demokrat Parti
ve devamı Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi ve ANAP kadroları içerisinde pek
çok edebiyatçımız, şairimiz vardır. Bunların 2 tanesi çok önemlidir ve temayüz
eder. Birisi sözünü ettiğimiz Arif Nihat Asya’dır. Diğeri ise Hecenin 5 büyük
şairinden Faruk Nafiz Çamlıbel’dir. 1898 yılında doğan Çamlıbel, Milli
Mücadelenin en heyecanlı ve ateşli günlerini yaşadı. Ve bunları mısralarında ve
satırlarında yaşattı. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti İstanbul listesinden
Milletvekili seçildi. Aralıksız olarak 14 yıl Demokrat Parti milletvekilliği
yaptı. Parlamento hayatı 1960 İhtilali ile noktalandı. Yassıada’da 1,5 yıl
tutuklu kaldı. Tutukluluk döneminde yazdığı dörtlükleri “Han Duvarları”na
nazire olarak “Zindan Duvarları” adıyla 1967 yılında bastırdı.
*
Bilmiyor gülmeyi sakinlerinin
binde biri
Bir vatan derdi birikmiş bir
avuçluk karada
Kuşu hicran getirir, dalgası
hüsran götürür
Mavi bir gözde elem katrasıdır
Yassıada…)
*
Arif Nihat Asya, Kıbrıs’ta iki yılını bile tamamlayamadı. 27
Mayıs 1960 İhtilali O’nu Kıbrıs’ta buldu.
Demokrat Parti Seyhan (Adana)
9.Dönem (1950-1954) Milletvekili olması, hakkında FERMAN çıkartılması için
yeterli bir sebepti. (Arif Nihat Asya ilk kez 1946 yılında milletvekilliğine
aday oldu. Siyasi hayatı trajikomik hatıralarla doludur.)
31 Ağustos 1961’de görevine son
verilen Asya, vapurla Ada’dan ayrılır.
Arif Nihat Asya Kıbrıs’ı çok
sevmişti, Kıbrıslılar da hocayı çok sevmişlerdi.
Arif Nihat Asya’yı 5 Ocak 1975
tarihinde, 71 yaşında kaybettik. “Arif Nihat Asya Kıbrıs’ta” kitabım için
yaptığım söyleşilerde kızı Fırat Asya iki anısı üzerinde durmuştu:
“…Ben Türk Ordusu’nun Ada’ya
gelişini çok iyi hatırlıyorum. (16 Ağustos 1960) o manzarayı anlatmak mümkün
değildir. Bir kere herkes ağlıyordu. Belki de yüz yaşındaki insanlar gözyaşları
sel gibi akarak, hüngür hüngür ağlıyorlardı… Kadın, erkek, çoluk çocuk, genç,
ihtiyar kendilerini caddelere atmışlardır. Yaşlı nineler Türk askerinin
postallarını öpüyorlardı. Mehmetçikler, bu kargaşa, cümbüş içerisinde,
insanları ezmemek için gayret gösteriyordu. Uygun adım rap rap yürürlerken
teyzelerin, ninelerin üzerinden adeta cambaz gibi atlıyorlardı. Dediğim gibi;
istisnasız herkes ağlıyordu. Ama özellikle yaşlılar. Duydukları sevinci
anlatmak çok zor… Biz de oradaydık ve hayatımızın en mutlu anlarını yaşıyorduk.
Babamın mendili gözlerini silmekten sırılsıklam olmuştu…
Babamı böyle, hatta bundan daha
fazla ağlarken, bir kez daha gördüm. Aradan çok fazla zaman geçmedi.
Menderes’in asıldığını radyodan öğrendikten sonra hüngür hüngür ağladı. Ben
babamı hiç böyle ağlarken görmemiştim…”
İşte Arif Nihat Asya bu şiirini
böyle hüngür hüngür ağlarken yazdı:
*
TANIMAMAK
Türküm müjdeydi ülkeye
Gezdim söyleye söyleye
Bir gün söylemedim diye
Türküm beni tanımadı!
…Hayal değil, hakikattim
Dağ yardım kayalar attım
Elinde küskü, Ferhat’tım
Küsküm beni tanımadı!
…Bendim su eden suyunu
Bendim ay eden ayını
Bendim köy eden köyünü
Köylüm beni tanımadı!
Hırpalanmak ne kelime
Didik didik, lime lime
Götürülürken ölüme
Ölüm beni tanımadı!
Allah hepsine gani, gani rahmet
eylesin.
(*) Doç Dr Mehmet ÖZDEMİR,
Demokratlar Kulübü Merkez Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Muhasip; Demokrat Parti
(DP) Genel İdare Kurulu Üyesi. Bu metin, 07 Ocak 2016 Perşembe günü, Ankara Sürmeli Otel'de yapılan "DP'NİN 70. KURULUŞ YIL DÖNÜMÜ" paneli'nde sunulmuştur.
12 Ocak 2016 Salı
"DEMOKRAT PARTİNİN 70 YILI"; ANAYURT Gazetesi & Mehmet Arif DEMİRER
DEMOKRAT
PARTİNİN 70 YILI
DEMOKRATPARTİ,
7 Ocak 1946 tarihinde kurulduğunda bkz. Türkiye’de neler oluyordu?
Kuzey
komşumuz dost bir hükümetin iş başına gelmesini (ki, Türkiye’nin stratejik
noktalarını işgal edebilsinler) istiyordu, Demokrat Parti’nin resmen kurulduğu
günlerde.
1945
yılının sözlü taleplerini (Kars, Ardahan ve Boğazlarda Ortak Yönetim) yazıya
dökmek için bir süre daha bekleyeceklerdi Putin’in dedeleri; acaba, Demokrat
Parti dost bir hükümet alternatifi olabilir mi, diye.
Nedenini
rahmetli Metin Toker yazmış:[1]
“Sovyetler
Birliği son oyununu Eylülün başında denedi. 21 Temmuz seçimlerinin cereyan
tarzının doğurduğu karışıklıkları DP’nin bir ‘halk ayaklanması’ tertipleme için
istismara kalkışmayacağını Kremlin çabuk anladı. Zaten DP liderlerinden o
hususta bir şey beklemeyecek kadar gerçekçiydi. Bunlar da, İnönü derecesinde
‘Mustafa Kemalin yolu’ndaydılar. Yani Türkiye’nin Sovyetleştirilmesine
karşıydılar.”
YORUM:
Sovyetler; birinci notayı (8.8.1946) vermeden önce 1946 seçimlerini sonucunu ve kurulacak yeni hükümeti beklemişlerdi. Saracoğlun’dan daha sert mizaçlı, iki binli yılların sözcüğü ile ‘Şahin’ bir başbakanın atandığını ve Demokrat Parti’nin seçimlerdeki usulsüzlüklere şiddetle itiraz etmekle birlikte Metin Toker’in yazdığı gibi bir halk ayaklanmasına dönüştürmek gibi bir girişimde bulunmadığını görünce notaları vermişlerdi.
Sovyetler; birinci notayı (8.8.1946) vermeden önce 1946 seçimlerini sonucunu ve kurulacak yeni hükümeti beklemişlerdi. Saracoğlun’dan daha sert mizaçlı, iki binli yılların sözcüğü ile ‘Şahin’ bir başbakanın atandığını ve Demokrat Parti’nin seçimlerdeki usulsüzlüklere şiddetle itiraz etmekle birlikte Metin Toker’in yazdığı gibi bir halk ayaklanmasına dönüştürmek gibi bir girişimde bulunmadığını görünce notaları vermişlerdi.
Türkiye’nin
özellikle ikinci notaya (24.9.1946) uzun cevabını da aldıktan sonra
hırçınlıkları
bir ölçüde
geçmişti. Stalin öldükten (1953) sonra Türkiye’ye yönelik üslupları iyice yumuşayacaktı…
İşte bu
koşullar altında kurulan, 14 Mayıs 1950’de tek başına iktidara gelen, 27 Mayıs
1960’da, arkasında bambaşka bir Türkiye[2]
bırakarak askeri bir darbe ile devrilen ve 29 Eylül 1960 tarihinde mahkeme
kararı ile kapatılan bir Demokrat Parti.
1992
yılında yeniden açıldı, Demokrat Parti. Ankara Altınel oteldeki kongrede bazı
eski DP milletvekilleri sevinçten ağlıyorlardı. Partinin bugünkü durumunu
görseller ne yaparlardı?
Ben 23
Mayıs 1993 günü o Demokrat Parti’nin Genel İdare Kurulu üyesi, 4 Ocak 1994 günü
de Basınla İlişkiler ve Propaganda konularında yetki Genel başkan Yardımcısı
oldum. O tarihte DYP Genel Başkanı Bayan Çiller başbakandı ve ekonomiyi de dış
politikayı da yüzüne gözüne bulaştırıyordu.
Ben de hemen her gün Bayan Çiller’e çok ağır eleştiriler içeren basın
açıklamaları yapıyordum. Bir tanesini mealen hatırlıyorum:
“Bayan
Çiller’in Türkiye’deki Mal Varlığını nakde çevirelim. ABD’ye havale edelim.
Kendisine de bir bilet alalım: İstanbul – New York, ONE WAY !”
O Demokrat
Parti’nin Genel Başkan Aydın Menderes’ti. Önce “Mezara Kadar Refah” dedi, sonra
partiler arası gitti ve geldi ve aramızdan ayrıldı. Allahtan rahmet dilerken babasının
partisine ihanetini unutmaya çalışıyorum.
2007
yılında Mehmet Ağar DYP ile ANAP’ı birleştirmeye kalkıştı ama yüzüne gözüne
bulaştırdı. % 9.5 olarak devraldığı oyu % 5.4’e düşürerek bıraktı. Ağar’dan
sonra Demokrat Parti’nin başına Çiller’in adamı olarak bilinen Soylu geldi.
Bugün AKP’nin Çalışma Bakanı !
Soylu’nun
oyu % 3 civarında oluştu. 2009 yılında önce istifa etti, ardından yeniden genel
başkan adayı oldu ve Hüsamettin Cindoruk’a yenildi, Demokrat Parti’den ayrıldı
yavaş yavaş AKP’lileşti.
Cindoruk
ekibinde ben de vardım. ANAP ile birleştik ama o birleşmeden bir şey çıkmadı.
Yine de 2011 seçiminde barajı zorlamaya hazırlanıyorduk ki, garip bir Kongre’de
Namık Kemal Zeybek Genel Başkan seçildi. Bizler ayrıldık. Birkaç ay sonra
Demokrat Parti yüzde sıfıra yerleşti. Hala daha orada.
İşte
bugünkü yüzde sıfırlık Demokrat Parti Ocak 2016 günü Sürmeli Otelde 70.
Yıldönümünü kutladı. Haberini Yeni Asya gazetesi 9 Ocak günü altıncı sayfadan
verdi.
Oysa 60ıncı Yıl’ı benim de yönetiminde olduğum Demokratlar
Kulübü muhteşem bir törenle Ankara Palas’ta kutlamıştık. Açılışta ATATÜRK’ün 10
Kasım 1953 günü Etnoğrafya Müzesinden Anıtkabir’e naklinin filmini izletmiştik
konuklarımıza. Kısa bir açılış konuşmasından sonra DYP Genel Başkanı Ağar,
İstanbul’da bir televizyon programına katılmak üzere, Anıtkabir filmini
izlemeden ayrılmıştı. 9. Cumhurbaşkanı ise programı sonuna kadar izlemiş
üstelik benim de katıldığım panelde bir konuşma da yapmıştı.
Bugün,
2016 yılında Demokrat Parti’nin seçmenleri AKP’ye yapıştılar. Demokrat
Parti’nin anlamı kalmadı. Yakında Demokratlar Kulübünün de kapanacağını duydum.
Bari partiyi de kapatsınlar bitsin bu hazin süreç.
Nedense bu
son cümleyi yazınca Yeni Delhi’de Türkeş ile ilk tanıştığımız 23 Kasım 1961
günü hatırladım. İdamlardan kısa bir süre sonra idi. O gün 27 Mayıs’ın yanlış
olduğunu söylemişti Türkeş. Oğlu Tuğrul 7 yaşında idi. Bugün Başbakan
Yardımcısı !
[1]
Türkiye
Üzerinde 1945 Kabusu, 1971, sayfa 111, bold vurgu M. Toker’in.
[2]
Çok güçlü bir TSK, NATO üyesi,
CENTO üyesi, Kıbrıs Cumhuriyetinin garantörü. Sanayileşmeye elverişli maliyette
elektrik enerjisi üretmeye başladığı için hızla sanayileşmekte olan Türkiye.
ERDEMİR yakında yılda 500 bin ton yassı çelik (saç) üretecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














