27 Mayıs 2017 Cumartesi

Yeni vesayet: 27 Mayıs darbesinin kurumsallaşması (Yeni Şafak Gazetesi, 27 Mayıs 2017 - Cumartesi) Türk Vatanı ve Türk Milletine İhanet ve Hain Kalkışmanın 57. Yıl Dönümü!.. "27 MAYIS YARGILANSIN"

Yeni vesayet: 27 Mayıs darbesinin kurumsallaşması







27 Darbesinden hemen sonra kolları sıvayan cuntacılar yeni bir sistem getirmek için harekete geçti. Yeni gelecek sistemde devletin resmi ideolojisi olan Atatürkçülük ve ikinci Cumhuriyet olarak anılan 27 Mayıs kesinlikle korunmalıydı. Seçimlere gidilmeden önce yapılacak Anayasayla, seçimlerden çıkacak olası bir kötü sonuca rağmen, kurulacak düzenin devamını sağlayacak bir planlamaya gidilecekti. Bunun için kurucu meclis kurulmuş, üniversitelerden profesörler davet edilmişti. Sıddık Sami Onar’ın başkanlığını yaptığı Anayasa Komisyonu yeni anayasayı yazarken cuntacıların bu hassasiyetlerini özellikle dikkate alacaktı.
Darbeyi meşrulaştırmak için ilk girişim halk oylaması
Darbe sonrası hazırlanan Anayasa’da sivil toplum, sendika ve sosyal haklara özellikle değinilmişti. Bu haklarla birlikte, anayasa özgürlükçü bir anayasa olarak görülecek, yapılacak referandumda toplumdan büyük destek görecekti. Anayasayla birlikte getirilen kurumlarlaysa, seçimle iktidara gelecek sivillerin hareket alanı kısıtlanacaktı. Darbecilere göre siyasilerin denetlenemedi bir ortamda işler çok çabuk 27 Mayıs öncesine dönebilirdi. Sandıkta, devrim olarak nitelendirdikleri 27 Mayıs’a karşı bir devrim gerçekleşmesine izin verilemezdi. Tüm bunları düşünerek yeni bir anayasa hazırlandı.
Anayasa’nın öngördüğü yeni sistem iki meclisli sistemdi. Meclis ve Senato’dan oluşan çift meclisli sistemde senato, meclisin kararlarının son geçtiği kurum olarak kalacaktı. Milli Birlik Komitesi üyeleriyse daimi senatör olarak ölene kadar senatoya seçilecekti.
Bir ayağı Milli Birlik Komitesi, bir ayağı Temsilciler Meclisi olan Kurucu Meclis’e bağlı olarak kurulan Anayasa Karma Komitesi yeni anayasa çalışmalarına hız verdi. Komitede hem askerler hem de Emin Paksüt, Sıddık Sami Onar, Muammer Aksoy, Turan Güneş, Tarık Zafer Tunaya, Coşkun Kırca, Mümtaz Soysal, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu gibi anayasa hukukçuları vardı. Haftalar içinde hazırlanan anayasanın 9 Temmuz günü halk oylamasına sunulmasına karar verildi. Kampanya sürecinde herhangi bir hayır faaliyeti yürütülemezken, cuntacılar, basın ve darbeye destek veren siyasiler topyekun anayasanın ne kadar özgürlükçü ve ilerici olduğundan bahsediyordu. Referandum seçim atmosferini eski gazeteci Orhan Erinç şöyle anlatıyordu:
‘’Fazla canlı bir atmosfer olmadığını söylemek mümkün. O dönem muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) daha etkin bir siyasal çalışma yürütmekteydi. Türkiye’nin ilk defa çok partili dönemden demokrasiye geçişi gibi algılandığı içim muhalefet cephesi coşkuluydu ama Demokrat Parti’yi tutanlar da kendilerine yöneltilen suçlama nedeniyle buruk bir yaklaşım sergiliyorlardı.’’


Türkiye’nin ilk referandumu
OYNAT01:00
Türkiye’nin ilk referandumu
Bundan tam 96 yıl önce, 20 Ocak 1921 tarihinde Türkiye'nin ilk anayasası Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi. Olumlu olumsuz yanları üzerinde en çok konuşulan yasalardan biri olan 1961 Anayasası'nın giriş bölümünde darbe meşrulaştırılmaya çalışıldı.


YORUM YAP

Demokrat Parti’nin devamı olarak görülen partilerin dahi evet oyu vereceklerini açıkladığı bir ortamda gidilen sandıktan sürpriz bir sonuç çıktı. Evet oyları yüzde 61.7’yken, hayır oyları yüzde 38.3’tü. Açıkça hayır vereceğini bildiren tek bir siyasi parti yokken hayırın bu denli yüksek bir sonuç alması herkesi şaşırtmış, darbecileriyse ürkütmüştü. Yaklaşan genel seçimlerde Demokrat Parti’nin devamı olan partilerin iktidar olabileceği endişesi darbecileri korkutmuştu. Tüm bunlara rağmen anayasa geçmiş ve Anayasa’nın öngördüğü şekilde 27 Mayıs artık kurumsallaşmıştı. 27 Mayısçıların sivil siyasete vesayet kurumu olarak hazırladıkları kurumlarsa bu referandumla birlikte kuruldu.


Darbeyle gelen koalisyon
OYNAT02:00
Darbeyle gelen koalisyon
27 Mayıs darbesi Türkiye'de on yıllık çok partili demokrasiyi sekteye uğratmanın yanında ilk koalisyon hükümetine açılan kapıyı da araladı. 1960'tan 2002 Kasımına kadar ise yaklaşık 41,5 yılın yarısından fazlası koalisyon hükümetleri ile geçti.



YORUM YAP
Anayasa Mahkemesi: 1961 Anayasasıyla birlikte kurulan Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yasasında, anayasaya uygunluk denetimi yer alsa da, gerçek amacı, TBMM’yi denetim altında tutmak ve gerektiğinde bakanları yargılamaktı. Kuruluşundan sonraki süreçte, gerçekten arzu edilmeyen yasa değişiklikleri, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecekti. Anayasa Mahkemesi, değişim taleplerine karşı, en etkili direnç noktası olacak, birçok partiyi kapatarak, siyasetin tepesinde ‘demokles kılıcı’ işlevi görecekti. Anayasa Mahkemesi üyeliği için, yargıç niteliği aranmadığı halde, ceza yargılaması yapması, bu kurumun, siyasal niteliğine bağlanmaktaydı.
Milli Güvenlik Kurulu: ilk kez, Milli Savunma Yüksek Kurulu adıyla 1949 yılında ‘Devlet işlerinin en başında gelen topyekun milli savunma görevlerini yerine getirmek üzere’’ kuruldu. 1961 Anayasasıyla birlikte ‘Milli Güvenlik Kurulu’ adını alarak anayasal bir kurum haline geldi. Askerin siyasetteki etkinliğini artırmak ve sivil iktidara baskı niyetiyle kurulan MGK’nın 1961 Anayasasındaki amacı, ‘Milli Güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonun sağlanmasında yardımcılık etmek üzere, gerekli temel görüşleri Bakanlar Kurulu’na bildirir’ şeklinde düzenlenmişti. 12 Mart 1971 muhtırasıyla birlikte yapılan anayasa değişikliğinde ‘MGK, Milli Güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonun sağlanmasında gerekli temel görüşleri Bakanlar Kuruluna tavsiye eder’ şeklinde yeniden düzenlenmiştir. 1982’de MGK’nın etkinliği ve faaliyet alanı daha da genişletildi. Milli Güvenlik Kurulu, verdiği muhtıralar ve yaptığı açıklamalarla yıllarca atanmış askerlerin, seçilmiş siyasi sivil iktidarı denetleyen bir kurum olarak göründü.
Askeri Yargıtay: 27 Mayıs cuntasının 1961 Anayasasıyla birlikte kurduğu Askeri Yargıtay, askerlerin işledikleri suçlardan dolayı genel mahkemelerde yargılanmasının önüne geçti. 1982 Anayasasıyla birlikte bu mahkeme aynen muhafaza edilirken, yanına ‘Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ eklendi.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK): 1961 Anayasasında özerk bir kurum olarak hazırlanmış, daha sonra 1982 Anayasasında üst kurul olarak düzenlenen RTÜK’le televizyon ve radyo üzerindeki denetim sağlanmak istenmişti.
OYAK: Darbeyi gerçekleştirenler, siyasal ve hukuki zeminde elde ettikleri bir takım ayrıcalıkların yanı sıra, ekonomik olarak da çeşitli imtiyaz arayışları içinde oldular. Bu amaca hizmet etmek için Ordu Yardımlaşma Kurumu‘nu (OYAK) kurdular. Takriben 80.000 subayın iştirakiyle oluşan OYAK, kısa sürede önemli bir sermaye birikimine ulaştı. Bol kazançlı bazı alanlara yatırımlar yaparak, 10 yıl gibi kısa bir sürede Tukaş ve 3 milyon dolarlık bir çimento fabrikasının sahibi konumuna geldi. 1970 verilerine göre, kurumun yatırımları 502 milyon lira iken, 1972‘de bu rakam yaklaşık olarak 300 milyon dolara erişti.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

14 MAYIS (2017) Taha AKYOL (Demokrasi Bayramının 67. Yılı)

14 MAYIS
Taha AKYOL (takyol@hürriyet.com.tr)
TARİHİMİZDE ilk hür seçimlerin yapılmasıyla 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara geldi.
67. yıldönümündeyiz.
En korkunç siyasi hastalığımız olan kutuplaşma maalesef tarihe bakışımıza da hükmediyor. Tarihimizin bütün önemli kişi ve olayları gibi 14 Mayıs’a ve Demokrat Parti’ye bakışımız da kutuplaşmıştır.
Bir kesim için 1950 yani hür seçimler karşı devrimdir! Hatta “karşı devrim”şablonunu 1938 yılının 10 Kasım’ında başlatanlar bile var.
Demokrat Parti döneminde ezanın asli diliyle okunmasının serbest bırakılması, din öğretimi üzerindeki yasakların kalkması bazılarınca “irticaya taviz”dir!
Öbür tarafın şablonuna göre ise Demokrat Parti’nin hiç önemli hataları olmadı, İsmet Paşa darbeyi kışkırttı, asker darbe yaptı, idam sehpaları kuruldu...
TEK PARTİ DÖNEMİ
Tarihin hiçbir dönemi böyle birkaç olayla basite indirgenemez.  Demokrasiyi siyasi modernleşmenin bir gereği olarak göreceksek, ilk defa 1950’de ülkemizde serbest seçimlerin yapılması elbette son derece pozitif bir gelişmedir.
Tek Parti artık sürdürülemezdi üstelik!
“Aydınlanma” olarak nitelenen Tek Parti devrinde yetişmiş aydınların büyük çoğunluğu Tek Parti’ye karşı özgürlük talepleriyle DP’yi destekliyordu.
Okumuşlar okudukları okulu kimin yaptığına bakmaz çünkü.
Ayrıca daha 1930’larda bile Şevket Süreyya’nın deyişiyle ekonomide “çarklar boşlukta dönmeye” başlamıştı.
Bütün “denetimsiz ve dengesiz”rejimler gibi  Tek Parti döneminde halkı canından bezdiren ağır baskılar yaşanmıştı. Aynı sebepten  yolsuzluklar son derece artmıştı.
Esas belirleyici olan bu gibi faktörlere bakmadan meseleyi“irtica” şablonuna indirgemenin nasıl şablon olduğunu izaha gerek var mı?
Menderes döneminde eğitim yaygınlaştığı gibi dört yeni üniversite açılmıştı üstelik.
DEMOKRAT PARTİ
Aynı kutuplaşmanın yarattığı öbür “şablon”da ise demokrasiye geçişte İsmet Paşa’nın önemli rolü görülmez. Halbuki merhum Aydın Menderes de,  İsmet Paşa’nın 1947’deki “12 Temmuz Beyannamesi”yle partisiz bir cumhurbaşkanı gibi davranarak 1950’deki dürüst seçimlerin önünü açtığını anlatmıştır.
Bu tarafın görmediği hususlardan biri de Demokrat Parti’nin 1950-1954 arasındaki  o döneme göre özgürlükçü politikalarını bırakıp izleyen yıllarda baskı politikasına yönelmesidir. Basın, üniversite ve yargı üzerine ağır baskılar yaptı. Artık okumuşlar DP’ye karşıydı.
Gerilim tırmandı. Partiler üstü durması gereken Cumhurbaşkanı Bayar gerilimi yatıştırmaya çalışmadı.
Tek Parti devrindeki “kuvvetler birliği” anlayışıyla yetişmiş olan Celal Bayar ve hatta Menderes’in hiçbir konuşmasında “kuvvetler ayrılığı” savunusu yoktur!
Hatta 1937’de “parti devleti”tarafından anayasaya  konulan 6 Ok’u partide muhafaza edip anayasadan çıkarmayı İsmet Paşa 1950 seçimlerinde vaat etmişti...
Fakat iktidara gelen Demokrat Parti anayasa değişikliğini düşünmedi.
1961 Anayasası’yla 6 Ok anayasadan çıkarıldı.
ZAMANI GELMEDİ Mİ?
Bu çok kısa dokunmalar, tarihin ne kadar karmaşık olduğunu, ak-kara şablonuna indirgenemeyeceğini göstermeye yeter sanırım.
Ama maalesef partizanlık, kutuplaşma, siyasi bağnazlık, ideolojik önyargı, analitik düşünce yokluğu, ne derseniz, işte bu hastalığımız bizi mahallelere hapsediyor, mahalle kavgasının tiryakileriyiz adeta. Seviyoruz!
Siyasi metinlere bakınız, öfkeli ve kutuplaştırıcı dil bütün dönemlerimizde egemendir!
Bu yüzden müzakere, uzlaşma, hatta hukukun üstünlüğü  gibi değerler yeterince gelişemiyor.
Siyasi olgunluk zamanı çoktan gelmedi mi? Tarihe analitik gözle bakma ve dersler çıkarma zamanı çoktan gelmedi mi?

20 Şubat 2017 Pazartesi

"27 MAYIS KALKIŞMASI VE BABAMIN ESARETİ" www.kriter.org - YAZAR: Av. M. Selami ÇEKMEGİL

Yazar M. Selami ÇEKMEGİL, 
26-05-2008
27 MAYIS, BABAMIN ESARETİ
                                                                                    
                                     M. Selami ÇEKMEGİL
          Nedense eski yılları unutmak mümkün olmuyor çok kez. 
          Ben "Masum Anadolu"nun sıradan bir ailesinin sıradan bir çocuğuyum. Anlatacaklarım bu ülke çocuklarının dramını da yansıtacaktır.
***
          1960 yılının 27 Mayıs’ında ihtilali duyunca babam, -Demokrat  Parti yönetim tarzını beğenmediği için olsa gerek- sanki biraz sevinmişti. Ama sanırım buruk bir sevinmeydi bu…  Dört gün sonra güvenlik mülahazası diyerek içeri aldılar.Bir süre sonra da -doğuda bütün içeri alınanlar gibi- Sivas’a kampa yolladılar. Burada 
5-6 ay kaldı.

          Babam elinin emeği ile çalışan, rızkını bilek zoruyla kazanan biriydi. İçeri alınınca çalışamadığından bonolar protesto olmaya, alacaklılar endişelenmeye başladılar. Bereket versin iş ilişkisini sürdürdüğü alacaklılar çoklukla insaflı insanlardı; anlayışlı davrandılar. Ben bu durumu -tabii babamın tasvibiyle-  ihtilalin “kudretli albayı” Alpaslan TÜRKEŞ’e mektupla ilettim: Babamı 1942- 44 yıllarında, askerden ve eserleri ile tanıdığını belirterek, bu nedeni belirsiz tutuklamayı ona duyurdum. Sağ olsun(*) bir telgrafla karşılık verdi. İhtilallerde bu kabil yanlışlıkların olabildiğini, yakında durumun açıklığa kavuşabileceğini, babama kavuşacağımızı, üzülmememizi öğütlüyordu.

          O tarihlerde ihbar furyası çok yaygındı. Belki babam hakkında da, fikri karşıtları, (çünkü babamın  partici bir yönü yoktu) bir ihbar yapmışlardı.

           Bir gün, kimse olmadığı için dükkanda ben bekliyordum. O günün Polis ve jandarmaları hışımla dükkana daldılar, sağı solu aramaya başladılar. Bir şeyler bulmak için şunu bunu döktüler saçtılar…  Aniden birisi, iki gün önce masanın üstünde bıraktığım Alpaslan TÜRKEŞ’e ait bu telgrafı gördü ve şefine götürdü. Hemen durdular, bir şeyler konuştular ve daha sonra da çekip gittiler. Anlaşılan Albayın telgrafı daha fazla taşkınlık yapmalarına  engel olmuştu. Zaten geri kalmış toplumlarda hep böyledir. Kaba saba davranan görevli-yetkililer arkanızda bir kuvvet vehmederse medenileşiverir, güzelce(!) davranırlar. ALLAH,  herhalde acımış, bu kaba insanlar 18 yaşındaki bir delikanlıyı daha çok üzmesinler diye Alpaslan TÜRKEŞ’in telgrafını göstermişti onlara.

             Babamın tutukluluk günlerinde hazır birikmiş paramız olmadığından ihtiyaçlarımızı karşılayamaz hale gelmiştik. Annem çok onurlu bir hanımefendi idı, eş dost “dükkancı”lardan basit pazar işi dikiş getirterek evde çalışmaya başladı. Tabii biraz da vazife saydıklarından bu kabil işleri bize vermek isteyen hısım akrabalarımız iş bulmamızı kolaylaştırıyordu. O çağda, lise mezunu (bir aylik evli) bir işsiz olarak durmak ve evde temin edilen kazanca bağlı kalmak benim için ağır gelmedi diyemem. Bir iki ay sonra iş ararken Malatya Şeker Fabrikasına geçici işçi alacaklarını öğrendim. Durumumu anlatan bir mektup-dilekçe ile müracaat ettim. Seçme imtihanına aldılar kazandım. Belki de kazandırdılar, bilemiyorum... Zevkle çalışmaya başladım. Babamın ihtilalce tutuklanmış olması nedeniyle bizi Demokrat  zanneden aşağı sınıftan Halk Partili ayak takımı ile,Müslümanlığımıza kızanların bakış ve tacizleri dışında çok iyi bir konumdaydım. İşveren amirlerim, çalışkan ve iş becerir bulmuşlar, beni sevmişlerdi. Böyle çalışırken bir gün sayın Org. Cemal GÜRSEL’in Malatya’ya geleceğini söylediler. Belki görme imkanım olur diye en iyi elbisemi giydim. Eşimin tığ örgü ile yaptığı orijinal kravatımı taktım…  Şeker fabrikası çalışanlarını, Paşayı karşılamak için dışarı çıkardılar. Yola dizdiler, ben de ön sırada durdum: Muhtemelen niyetimi anladıkları için engellemediler; önde durmamı toleransla karşıladılar. Sayın Org. Cemal GÜRSELhava alanından gelip şehre girerken, fabrikanın önüne gelince durdu. Araçtan indi (o zaman terör yoktu) ve önümüzden yürüyerek karşılayanları selamlamaya yöneldi. Tam benim önümü biraz geçmişti ki, gençliğin verdiği ani bir cesaretle atıldım ve kolundan tuttum…

           Önce kısa bir süre dondu kaldı. Muhiti hareketlendi. Sonra normalleşti  Bana ne istediğimi sordu. Derdimi söyledim;

          -Babamı sebepsiz içeri aldılar, hala da tutuyorlar, dedim. “Kadife elle” yaptığınız ihtilalin haklılık ölçüsünü yok etmelerine izin vermeyin sayın paşam, dedim, suçu neyse bilelim, dedim

          Bana, babamın ne iş yaptığını sordu.

           -Terzidir, dedim

          - Öleyse niye içeri almışlar, dedi

          - Bilmiyorum muhterem paşam, bilsem öyle söylerdim, dedim. Yaverine emretti, not aldırdı:

          - İlgilenilsin dedi; bana bilgi verileceğini ifade etti.

           O gidince herkes sanki bir iş başarmışım gibi bana:

          -Aferin, iyi ettin, çok güzel anlattın, dediler.

          Paşa bana bilgi göndermedi, ama iki ay sonra babamı salıverdiler. Kendisine iki şey sormuşlar tahliye ederken tutuklu olduğu yerde. Bir, parti nüfuzunu kullanarak aşırı kredi alıp almadığını, bir de nurcu olup olmadığını. 
          Ne tuhaf ki, bunlardan birincisi babama hiç söylenemiyecek bir şey. Bir kere babam Demokrat Partili falan değil, eleştiricisiydi (Halk Partili olmadığını da belirtmeliyim); değil bankadan kredi almak faiz müessesedir diye bankayla iş dahi yapmamıştı. İkinci konuya gelince ne garip tecellidir ki nurcuların bugün kendi ekollerine ters düşer gördükleri için benimsemedikleri önemli(!) kişilerden biri de belki babamdır… (Zaten hiçbir zaman ona “nurlu Süleyman” gibi bir tanım da yapmamışlardı)

           Babamın Müslümanlığı ve akli olmaya yönelik yöntemi, hurafeci çevreleri de sanırım devamlı  tedirgin etmiş, ama her namaz kılana nurcu denen o zamanda kendisini onlara karşı benimsenmez yapmıştır.

            Her neyse, babam her iki ithamla da alakasız olduğunu belirtmiş ve sorgulayıcıların bir iki fikri merakını karşılayan kısa sohbetten(!) sonra(**) salıverilmiş. Bu işte böyle son buldu. Ama etkileri çok uzun sürdü ve aile içinde onarılması güç acılar bıraktı:
          Bir kere babam, mali durumu bozulduğu için beni şimdilik okutamayacağını söyler gibiydi. Üç yıl okula ara verdim. İlkin hoş karşıladım, terzilik öğrenmeye başladım. Ama kısa süre sonra bu işten hoşlanmadım. Bir sömestr sonu eski okul arkadaşlarımın üniversiteden tatil için geldiklerini, kaldırımda zevkle gezdiklerini görünce içime bir hüzün ve okuma arzusu düştü. Babam önce pek muhalefet etmedi ama, pek de razı görünmüyordu. Rızasını tam alamadım çektim, Ankara’ ya geldim. İmtihanlara girdim. Hukuk Fakültesini kazandım. Zaten devam mecburiyeti nedeniyle başkasında okuyamazdım. O zaman her Fakülte kendi giriş imtihanını kendisi ayrı yapardı.İlahiyat Fakültesi imtihanına da girdim. ‘Vatan Sevgisi’ diye bir yazı yazdırdılar. Sıfıra yakın bir puanla oradan elendim. Anlaşılan benim "vatan sevgim"le hocalarınki arasında bir fark vardı. Hukuku kazandım ama  İlahiyatı kazanamadım. Bunların "ilahi" dedikleri beşeri anlayışı  zaten genelde de bana ters düşüyor ya, neyse…
         Fakülte yıllarım iyi gitti diyebilirim. ‘Roma Hukuku’ ve  ’Fikri Haklar’ dersleri hariç notlarım genelde 8-9-10’ du…
***
         Neyse ki, sayın Kenan Evren Paşa  geldi de Ulus, babamın esaretini bayram etmekten kurtuldu nihayet... Yoksa onların güdümündeki sivil  demokrasici siliklerdenbize bir hayır geleceği yoktu... O sivillerin güdümüne giren Kenan paşa döneminin  neler ettiğini ise; benim "Tilki Tuzağı" isimli kitabımdan okumanızı salık veririm; güçlü ve kritik eden bir perspektif için...
Dip Notlar:
(*) o zaman sağdı.
(**) Bu tartışmaları daha sonra Münevver Anlayışımız adlı kitabında yayınlamıştır.
(***) (bkz. Tilki Tuzağı, M. S. Çekmegil, Timaş Yayınları, İst., 1991)
Yorum
Derbeder Darbeler
Yazar necaticavdar açık 2008-05-28 10:37:02

"NATO'ya CENTO'ya yemin ile işe başlayan "milli irade katili" çetelerin 1960 gece baskını sonrasında Selami ağbinin, başından geçen bu hadiseyi bilmiyordum.
Hiç bir insanın yaşamamasını dilediğim bu olayı bilmenin ötesinde, hadiseyi tasvir ve nakledişi güzel.
Ancak yaşayan bilir.
Dünya jandarmasından "Bizim çocuklar" payesini alan 12 Eylül çetecileri döneminde şahit olduklarımızı not etmiş, Feride adıyla Çığlık'da yer vermiştik.
Selami ağbinin bu yazısı o günlere götürdü.
Teşekürler..Elinize beynninize sağlık.
O günlerin havasını vermek, Selami ağbinin anlattıklarına katkı için Feride'yi dikkatlerinize sunabilmeyi çok isterdim.Kriter'den fazla yer işgal etmemek için burada yer vermeyerek isteyenlerin arama motorlarına "Feride+necati Çavdar"yazarak internetten ulaşabileceklerini, "www.şiirevreni.com"dan da şiirin hikayesini okuyabileceklerini belirtmek isterim.
Saygılarımla.
Necati Çavdar
C. GÜRSEL'İN AĞZINDAN 27 MAYIS
Yazar samigoren açık 2008-06-11 23:25:20

27 Mayıs Darbesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askeri müdahaledir. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçesi ile Türk Silahlı Kuvvetleri içersinde bir grup subay 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine bütünüyle el koydu.
27 Mayıs 1960 sabahı erken saatlerde radyolardan Milli Birlik Komitesi üyesi Albay Alparslan Türkeş tarafından okunan bildiri aynen şöyle:
"Sevgili Vatandaşlar, Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır. Bu harekata Silahlı Kuvvetlerimizin, partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır.
Girişilmiş olan bu teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz, hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecavuzkar bir fiile müsaade etmeyeceği gibi edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup bulunursa bulunsun, her vatandaş; kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde aynı milletin, aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle ve anlayışla muamele etmeleri, ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir.
Kabineye mensup şahsiyetlerin, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sığınmalarını rica ederiz. Şahsi emniyetleri kanunun teminatı altındadır.
Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz, Birleşmiş Milletler Anayasası'na ve insan hakları prensiplerine tamamen riayettir. Büyük Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' prensibi bayrağımızdır.
Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO'ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz 'Yurtta sulh, cihanda sulh'tur."
37 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi bu harekat ile anayasa ve TBMM'yi feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere bir çok Demokrat Parti'liyi tutuklattı. Genelkurmay Başkanı Org. Rüştü Erdelhun da tutuklananlar arasındadır.
Silahlı Kuvvetler adına hareket ettiğini iddia eden Milli Birlik Komitesi ülke yönetimini üstlendi. 3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala'nın, eğer darbenin lideri kendisinden daha kıdemli değilse Ordusuyla Ankara'ya yürüyüp isyancıları yakalayacağını söylemesi üzerine darbeden haberi olmayan Emekli Orgeneral Cemal Gürsel Milli Birlik Komitesi'nin başına getirildi. Bu müdahalenin daha sonraki yıllarda meydana gelen askeri müdahalelerden farkı,Türk Silahlı Kuvvetleri emir komuta zinciri içinde yapılmamış olmasıdır. Dönemin genelkurmay başkanının da tutuklanması bunun göstergesidir.
27 Mayıs 1960 darbesinin lideri Cemal Gürsel ile Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Cevat Fehmi Başkut’un 16 Temmuz 1964’de yaptığı röportaj oldukça önemli.

Röportajda Gürsel, “Demokrat Parti döneminde inkılapların geri gittiğini iddia etmekte, çarşafın Türk kadını için bir yüz karası olduğunu, Türk milletinin Kur’anı kendi dili ile öğrenmesi gerektiğini” iddia etmektedir. Gürsel, “Anayasa projesini hazırlayan profesörlere vazife verirken mutlaka bu istismarı önleyecek hükümler koymalarını bilhassa rica ettiğini” itiraf etmektedir.

Gürsel, “darbe için hazır önceden olunduğunu, teşkilat kurulduğunu, tam zamanı gelince de darbenin yapıldığını” itiraf etmektedir. Konuşmasının sonunda “bütün emelinin Türk milletinin bir daha o karanlık günlere düşmemesi için lazım gelen tedbiri almak, milleti adalet ve ahlak esaslarına dayanan bir idareye kavuşturmak olduğunu” beyan etmektedir.

Gürsel’in 27 Mayıs ile ilgili sözleri aynen şöyle: “Nihayet bildiğiniz gibi kurtuluş anı geldi, biz esasen hazırdık teşkilat kurulmuştu. Şahsen ben, başka imkan olmadığı kanaatine varmadan bu işe ordunun karışmasını istemiyordum, genç arkadaşlarımın teşebbüslerini durduruyordum. Kayseri hadiselerinden sonra üniversite hadiseleri, daha evvel basına yapılan feci baskı ve hapisler esasen fikirleri hazırlamıştı. İşler öyle bir noktaya vardı ki benim orduyu bu işe sokmamak yolundaki fikrime rağmen, ordunun müdahalesi olmadan memleketin kurtulmasına imkan görmediğim için arkadaşları vazifelerinde serbest bıraktım. Ve tamam zamanı gelince de vazifelerini yaptılar. Şimdi bütün emelim, Türk milletinin bir daha o karanlık günlere düşmemesi için lazım gelen tedbiri almak, milletimizi adalet ve ahlak esaslarına dayanan bir idareye kavuşturmaktır.”

27 Mayısçıların “adalet ve ahlak”tan bahsetmeleri, oldukça yaman bir çelişki olarak sırıtmaktadır. “Adalet ve ahlak”tan söz edenlerin, “hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecavuzkar bir fiile müsaade etmeyeceği” ni söyleyenlerin, Demokrat Partililere yaptıkları zulümler, Yassıada duruşmaları, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ı idam ettikleri bilinen gerçeklerdir. Yine “adalet ve ahlak”tan söz eden 27 Mayısçıların, 12 Mart 1970, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 soft ve post modern darbelere, 27 Nisan 2007 e-muhtırasına da örnek oldukları da unutulmamalıdır.
Sıddık Demir beyden bir Yorum...
Yazar admin açık 2010-02-07 18:27:31

nedense doğrudan yazacağına Sıddık bey yorumunu editörlüğümüze göndermiş. Virgülüne dahi dokunmadan aşağıya teşekkürlerimizle dercediyoruz. Diyor ki:

Merhum Sait amca'nın başına gelenleri Selami agbeyin agzından işitmesemde ihtilallerin mantıgını 12 Eylülde bizzat yaşadıklarımla paralellikler arzettigi için hiçte yabancılık çekmeden alayabildim.Tıpkı bu sitede yayınlanan 'Çalkantılı yıllar' adındaki makalede yaşanan lar gibi; aradan 20 koca yılın geçmesine ragmen çetecilerin metotlarının degişmedigini bir daha müşaade ettim. Mazluma kimlik sorulmadan her nerede insan hakları çignenmişse hesabı sorulacak şekilde zihniyet degişimini fedakarlık yapmadanda beklemek beyhudedir.Baksanıza ateşi özünde hissederek yaşayan muatap bu konuyu aradan tam 60 yıl geçtikten sonra ançak kaleme alabilmiş.Takdir edersinizki;Bu durum önemli bir göstergedir.

sıddık demir  
ilgili bir yazı
Yazar Sanih açık 2010-05-30 13:21:25

27 Mayısın Öteki Yüzü: Sivas Kampı

1-
http://www.taraf.com.tr/haber/27-mayis-in-oteki-yuzu-sivas-kampi-1.htm

2-
http://www.taraf.com.tr/haber/27-mayis-in-oteki-yuzu-sivas-kampi-2.htm
Worderful pictures :)
Yazar Fimmochka açık 2010-09-12 00:43:25

[img]http://mgp.com.ua/img/00035.jpg[/img]
Sıddık Demir bey kardeşim diyor ki!
Yazar Selami Çekmegil açık 2011-10-27 00:41:59

Değerli yazarımız, Sıddık Demir hocamız şahsıma gönderdiği bir yazısında aşağıdaki hususları öne getiriyor. Kendisine teşekkürlerimle aşağıda sunuyorum:

"Merhum Sait amca'nın başına gelenleri Selami agbeyin agzından işitmesemde ihtilallerin mantıgını 12 Eylülde bizzat yaşadıklarımla paralellikler arzettigi için hiçte yabancılık çekmeden alayabildim.Tıpkı bu sitede yayınlanan 'Çalkantılı yıllar' adındaki makalede yaşanan lar gibi; aradan 20 koca yılın geçmesine ragmen çetecilerin metotlarının degişmedigini bir daha müşaade ettim. Mazluma kimlik sorulmadan her nerede insan hakları çignenmişse hesabı sorulacak şekilde zihniyet degişimini fedakarlık yapmadanda beklemek beyhudedir.Baksanıza ateşi özünde hissederek yaşayan muatap bu konuyu aradan tam 60 yıl geçtikten sonra ançak kaleme alabilmiş.Takdir edersinizki;Bu durum önemli bir göstergedir...
Sıddık DEMİR
Sıddık beyin yazısı: 
Yazar Selami Çekmegil açık 2011-10-27 00:59:33

Sıddık beyin yukarı yorumunda sözünü ettiği Çalkantılı Yıllar yazısının linki aşağıda sunulmuştur. Teşekkürlerimizle...

ÇALKANTILI YILLAR
http://www.kriter.org/index.php?option=com_content&task=view&id=1160&Itemid=47
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.
Powered by AkoComment 2.0!
Son Güncelleme ( 21-09-2013 )

20 Eylül 2016 Salı

DP GENEL MERKEZİ: "ŞEHİT BAŞVEKİLİMİZ ADNAN MENDERES, ÖLÜMÜNÜN 55. YILINDA ANIT MEZARINDA ANILDI"

ŞEHİT BAŞVEKİLİMİZ ADNAN MENDERES, ÖLÜMÜNÜN 55. YILINDA ANITMEZARINDA ANILDI
18 Eylül 2016 Pazar: “Demokrat Parti olarak talebimiz, 15 Temmuz darbecilerinin Yassıada'da yargılanmasıdır”
(DP Basın Merkezi – 17 Eylül 2016) 27 Mayıs Darbesi'nin ardından Yassıada yargılamaları sonrası idam edilen Başvekilimiz Adnan Menderes, Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanımız Hasan Polatkan, ölümlerinin 55. yılında İstanbul’daki Anıt mezarda anıldı.
İstanbul İl Teşkilatı tarafından düzenlenen ve çeşitli il ve ilçe başkanlarımız ile partililerimizin katıldığı törende Genel Başkanımız Gültekin Uysal, “Şehitlerimizin idam edilişinin, Yassıada'da hukuksuz yargılamayla vicdanlarımızın kanadığı günden bugüne her yıl acılarımızı tazeliyoruz. Darbelerin bu büyük millete tarihi yürüyüşünü kesintiye uğratmak adına yaptığını, bu ülkenin birliğini, beraberliğini hedef alanların önce demokrasimizi hedef aldığını da biliyoruz” diye konuştu.
“Demokrat Parti olarak talebimiz,
15 Temmuz darbecilerinin Yassıada'da yargılanmasıdır”
Halkımızın 15 Temmuz'da kahramanca bir direniş göstererek demokrasiye sahip çıktığını belirten Uysal, şunları kaydetti:
“27 Mayıs'ta bedel ödemeyi göze almış olabilseydik ne 12 Eylüller, ne 30 Martlar, ne 28 Şubatlar ne de 15 Temmuzlar yaşanırdı. 27 Mayıs'ta açılmış olan bu parantezi gönlümüze nakşettiğimiz Yassıada'yı hukuksuz yargılamaların yapıldığı bir yer olmaktan çıkartarak, tarihin ön verdiği bir yer haline dönüştürebilmemiz için kamuoyu önünde Demokrat Parti olarak talebimiz, 15 Temmuz darbecilerinin Yassıada'da yargılanmasıdır.”
Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Şehit Başvekilimiz Adnan Menderes’in idamının 55. Yıldönümü dolayısıyla bir mesaj yayınladı
16 Eylül 2016 Cuma; “15 Temmuz gecesi milletimiz demokrasiye sahip çıkarak Menderes oldu, Polatkan oldu, Zorlu oldu”
“Başta milleti için bedel ödemeyi göze alarak hizmet eden, sonrasında da şehadete yürüyen başvekilimiz Ali Adnan Menderes’i, kıymetli bakanları Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’yu, 15 Temmuz gecesi meydanlarda ve görevinin başında şehadete yürüyen kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyor, ülkemizin bu gibi hain girişimlerden, saldırı ve tertiplerden muhafaza olması için Yüce Allah’a niyaz ediyoruz” (DP Basın Merkezi - 16 Eylül 2016)
GENEL BAŞKANIMIZ GÜLTEKİN UYSAL, ŞEHİT BAŞVEKİLİMİZ ADNAN MENDERES’İN VE BAKANLARIMIZ HASAN POLATKAN İLE FATİN RÜŞTÜ ZORLU’NUN İDAMLARININ 55. YILDÖNÜMÜ DOLAYISIYLA BİR MESAJ YAYINLADI.
Uysal, yayınladığı mesajda 27 Mayıs’ta milletin damarlarına zerk edilen ihanet zehrinin 15 Temmuz gecesi bir kez daha vücut bulduğuna dikkat çekerek şunları kaydetti:
“27 Mayıs, bölgesel büyük bir kırılmadır”
1946 yılında tek sesliliğe, tek tipçiliğe ve teke karşı çoğulculuk anlayışıyla ortaya koyduğu demokrasi bilincinde vücut bulan Demokrat Parti, 1950 yılında milletin tevdi ettiği görevi 10 yıl sonra bir gasp sonucu kaybetmiştir.
Millet adına daha iyiyi hayal ederek işleyen Demokrat Parti iktidarı; hayalini kurduğu gelişmiş, üreten ve büyüyen Türkiye için verimli bir on yıl geçirmiştir.
Ne yazıktır ki; Demokrat Parti’nin sahip olduğu “Büyük Türkiye” ideali, 1960 yılında uluslararası bir teşebbüs olduğu aşikar bir darbe ile sekteye uğramıştır.
“27 Mayıs Darbesi yalnızca Demokrat Parti’ye karşı değil; ezcümle Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleşmiştir”
27 Mayıs Darbesi yalnızca dönemin hükümetine, Demokrat Parti’ye karşı değil; evvela Demokrat Parti nezdinde temsil edilen insanımıza, Türk Milleti’nin refah ve huzuruna, Türkiye’nin bölgesel ve küresel kazanımlarına, ezcümle Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleşmiştir.
Türkiye’nin kısa vadede yakaladığı sosyal ve iktisadi gelişimin içeride ve dışarıda verdiği rahatsızlık, yuları dışarıda olan bir eşkıya hareketi ile karşılık bulmuştur.
“Demokratlara idam cezası veren darbeciler, Türk Milleti’ne olan öfke ve kinlerini 3 fani bedenden çıkarmışlardır”
27 Mayıs’ta milletten öç almak isteyen malum “eşkıya hareketi”, iktidarı ele geçirmekle kalmamış, milletin iradesinin tezahürü başvekilimiz Menderes ve iki bakanının da canına kastetmişlerdir. Birtakım kurmaca mahkeme ve delillerle, sözde yargıladıkları Demokratlara idam cezası veren darbeciler, emir aldıkları bu cezaları infaz edene kadar Yaslıada’da Demokratlara türlü işkenceler etmişler, Türkiye’ye, Türk Milleti’ne olan öfke ve kinlerini 3 fani bedenden çıkarmaya çalışmışladır.
1961 yılının Eylül ayında birer gün arayla kefenlerini giyen Demokratlar, şehadete yürürken dahi “millet” demiş, darbeci hainlerin maksadını bilmesine karşın millet için dua ederek ilmeği boyunlarına geçirmişlerdir.
“27 Mayıs’ta toplumun damarlarına zerk edilen ihanet zehri, son olarak 15 Temmuz’da kendini göstermiştir”
Darbeler döneminin geçtiğini düşündüğümüz bir dönemde en acı şekilde tecrübe ettiğimiz 15 Temmuz ihanet hareketi, darbelerin zihinlerde yaşamaya devam ettiğini bizlere kanıtlamıştır.
Ülkemizde "kara" diye andığımız mayıslardan, eylüllerden, şubatlardan sonra temmuzlar da bundan böyle kapkara olarak anılmaya başlanacaktır.
1960'ta tohumu atılmış olan ihanet, maalesef kendi içimizde, en yakınlarımızda filizlenmiş zehirli bir sarmaşık gibi birçok kurumumuzu, insanımızı zehirlemiştir.
Bu zehrin müsebbibi, anası, atası 27 Mayıs’tır. 27 Mayıs’ta toplumun damarlarına zerk edilen bu zehir, zaman zaman nöbetler halinde nüksetmiş, son olarak da 15 Temmuz’da kendini göstermiştir.
“Rahmetli Başvekilimizin ruhu 55 sene sonra huzura kavuşmuştur”
55 sene evvel, bir gün arayla üç yiğidini ebediyete uğurlayan Türk Demokrasisi, 55 sene sonra, 15 Temmuz gecesi yüzlerce yiğidini ebediyete uğurladı.
Yarım asır sonra yüzlercemiz Menderes oldu, Polatkan oldu, Zorlu oldu…
“17 Eylül gecesi Menderes'in idamı ile kabus gören yüce milletimiz 15 Temmuz gecesi kabustan ilelebet uyanmış, Menderes'in “Büyük Türkiye” hülyasına devam kararı almıştır”
Muhakkak ki bu mücadelede var olan her bir kahraman Rahmetli başvekilimizin, Menderes’in, Polatkan’ın, Zorlu’nun ruhlarını huzura kavuşturmuşlardır. Ve yine muhakkak ki Eylül Şehitleri, 15 Temmuz şehitlerini arş-ı alada minnetle karşılamıştır.
Menderes bir "Büyük Türkiye" hayal etmiştir. 17 Eylül gecesi Menderes'in idamı ile kabus gören bu yüce millet 15 Temmuz gecesi kabustan ilelebet uyanmış, Menderes'in hülyasına devam kararı almıştır.
“Demokrasi inancımızdır, harcımızdır”
Türk Milleti için, “büyük Türkiye” ideali için yarım asrı aşkındır inandığımız demokrasi, 15 Temmuz’da da ispat olduğu üzere aynı zamanda harcımızdır. Bu yüce milleti bir arada tutan, kaynaştıran, tanklara, silahlara göğsünü siper etmesine vesile olan şey, demokrasi harcıdır. Bu açıdan güçlü bir demokrasi; güçlü bir bağ, güçlü bir birliktelik, güçlü bir beraberlik ve huzur demektir.
“Hedefimiz demokrasidir, milli birliğimizdir”
Türkiye karşıtı her teşebbüs evvela demokratik değerlerimize el uzatarak bu milletin kaynaşmasına mani olmak istemiştir. 27 Mayıs’ta olduğu gibi 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta ve 15 Temmuz’da da hedef demokrasidir, hedef birlik ve beraberliğimizdir.
Türk Milleti’nin “bir” olduğu vakit nelere kadir olduğu 15 Temmuz akşamı alemi cihana gösterilmiştir. Şüphesiz ki birlikteliğimize kast etmek isteyecekler önce demokrasinin ayarları ile oynamak isteyeceklerdir. İşte bu nedenledir ki demokrasiyi güçlendirmek boynumuzun borcudur. Demokrasiyi güçlendirmek 55 yıl arayla demokrasi için şehadete yürüyen kahramanlarımıza namus borcumuzdur.
27 Mayıs'tan 15 Temmuz'a milletimiz en yüce değerinin demokrasi olduğunun idrakine varmıştır. Demokrasi için atılacak her adım, adalet için atılacak her adım şehitlerimiz için birer duadır. Demokrasimizin gücü demokrasi şehitlerimizi onurlandıracak, demokratlarla Türkiye nurlanacaktır.
Bu dünyada en değerli şey insan canıdır. Bunu muhafaza edecek, teminat altına alacak olansa demokrasidir, adalettir.
“Darbeler korkakların, demokrasi ise cesurların seçimidir”
Darbeler korkakların, silahların arkasında, kötüye kullanılan yetkilerin gölgesinde giriştikleri ihanetin adıdır. Darbeler korkakların, demokrasi ise cesurların seçimidir.
27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a her darbe teşebbüsü korkak bir şebekenin, dahili bedhahlarla yürüttüğü eylemin adıdır. Türkiye’ye karşı, İslam’a karşı, Türk Milleti’nin ilerleyişine karşı asırlardır vatan haini bulmakta zorlanmaya uluslararası şebekeler tüm darbelerin müsebbibidir.
“Demokrasi ihracı” yalanıyla kimi zaman ülkelere bombalar kimi zaman hainler gönderilmiştir.
27 Mayıs'tan bu yana demokrasiyi "kriter" gösteren "batı" demokrasi düşmanları ile iş tutmuştur. Batı’nın gayesi, verdikleri kadar demokrasi; hülyası, yuları ellerinde otokrasidir. Batı için geçmişte “bizim çocuklar” olan darbeciler kimi zaman “barış elçisi” kimi zaman “dini lider” olarak görülmüştür.
“Demokratlar her daim bedel ödemeye hazırdır”

1960’tan 28 Şubat’a hiç çekinmeden milleti için bedel ödeyen demokratlar, 15 Temmuz gecesi de milli iradenin asıl sahibi oldukları bilinci ile sokaklara çıkmıştır. 17 Eylül’de şehadet şerbeti içen merhum başvekilimizin mücadelesi, 15 Temmuz’da topyekûn millette vücut bulmuştur.
27 Mayıs’tan bugüne gücün yegane kaynağının millet olduğu tasdik olunmuştur.
Bugünden itibaren tüm unsurları ile darbeye karşı duran milletimiz, demokrasiye sahip çıkmaya devam etmelidir. Demokrasi herkes için tesis oldukça hiçbir güruh darbeye teşebbüs edecek güç ve imkanı bulamayacaktır.
Tüm bu duygu ve düşüncelerle başta milleti için bedel ödemeyi göze alarak hizmet eden, sonrasında da şehadete yürüyen başvekilimiz Ali Adnan Menderes’i, kıymetli bakanları Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’yu, 15 Temmuz gecesi meydanlarda ve görevinin başında şehadete yürüyen kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyor, ülkemizin bu gibi hain girişimlerden, saldırı ve tertiplerden muhafaza olması için Yüce Allah’a niyaz ediyoruz.
Milletimizin sokaklarda değil, sandıklarda demokrasi nöbeti tuttuğu günler dileğiyle…
Kaynak ( DP )