25 Haziran 2015 Perşembe

16 HAZİRAN 1950 - 16 HAZİRAN 2015;, "65. TÜRKİYE EZAN GÜNÜ"

MENDERES ADI EZANLARLA YAŞAYACAK

16 HAZİRAN 1950
16 HAZİRAN 2015
65. TÜRKİYE 
EZAN GÜNÜ
Ezan-ı Muhammedi'nin özgürlüğe kavuşmasının 65. yıl dönümünde bir basın açıklaması yapan Adnan Menderes Demokrasi Platformu Başkanı Ahmet Şerif Bayındır; “Ülkemizin normal gelişim seyrinin bile engellendiği tek parti döneminde temel hak ve özgürlüklerin en önemlilerinden olan din ve vicdan özgürlüğü de maalesef yoktu. Devlet, inancını yaşamak isteyen halkla karşı karşıya getirilmişti” dedi.
“İslami şeairden olan Ezan-ı Muhammedi 1932'de bir oldubittiyle 18 sene yasaklanmıştı” diyen Bayındır "Tangır Tungur'lu Tek Parti Ezan'ı" da işte o dehşetli günlerin adeta bir sembolüdür” şeklinde devam etti.
Bayındır, “Milletin öz değerleriyle alay edildiği, sadece ezanın değil Kur'an'ın da yasaklandığı, camilerin ahır, saman deposu yapıldığı bu dönemde Milli Mücadelenin kahraman ve muzaffer Milletiyle Devletinin arasına nifak sokulduğunu” belirtti.
AHMET ŞERİF BAYINDIR
ADNAN MENDERES DEMOKRASİ PLÂTFORMU BAŞKANI
Bayındır “Milli Marşımızda merhum Akif'in  ‘Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli’ derken elbette Ezan'ın, imanın esasını dünyaya günde 5 defa ilan etmek olduğunu, i'la-yı Kelimetullah olduğunu, dinimizin farzları kadar önemli şeari olduğunu, İslam'ın sözlü bir manifestosu olup muazzam mesajlar taşıdığını, sadece vakit bildiren bir çağrı olmayıp kainatın en önemli hakikatını ilan ettiğinin bilincindeydi” dedi.
Adnan Menderes Demokrasi Platformu Başkanı Bayındır, "Laikliği din aleyhtarlığı veya din düşmanlığı şeklinde anlamak bizim iktidarımızın vicdan hürriyeti anlayışına asla uymaz." diyen Merhum Menderes'in 16 Haziran 1950'de Ramazan arefesine rastlayan o nurani günde ülkemizin semalarını ebediyen "Allahu Ekber" nidalarıyla buluşturduğunu belirtti.
Bayındır, “Merhum Menderes'in Yeni Türkiye'nin temeline ilk harcı; ilk icraatı olan ve "Tek icraatım da olsa asla vazgeçmeyeceğim" dediği "Din Diliyle Okunan Ezan’la attığını” ifade etti.
Adnan Menderes'in "En büyük inkılâp demokrasidir. Milletimiz demokrasiyle rüştünü ispat etmiş oldu" dediğini, "İnkılâpların tutmayanlarını tutturmak gibi bir görevimiz yoktur" dediğini;, "Türk Milleti Müslüman’dır, Müslüman kalacaktır ve Müslümanlığın icaplarını da yerine getirecektir" diye konuştuğunu ifade eden Bayındır tüm bunların  Menderes'in iç dünyasının ne kadar mü'min'ce hissiyatla dopdolu olduğunun göstergesi ve aynı zamanda da şehid edilmesinin de gizli sebepleri olduğunu söyledi.
Bayındır, Menderes'in kaleminin 16 Haziran 1950'de kırıldığını, Menderes'in "Ezan-ı Muhammedi Şehidi" olduğunu ifade etti ve Aziz Milletimiz onlarca yıldır Menderes'i hürmetle, şükranla, rahmetle anmaktadır, Menderes'in Milletimizle kurduğu gönül köprüsü ebedidir, Semalarımızda "Allahu Ekber" yankılandıkça Menderes'e rahmet okunup, Fatihalar gönderilecektir, dedi.
Bayındır, yıllarca Millete "Tanrı Uludur"lu metni dinletenlerin ne hikmetse "Felah" kelimesini "Kurtuluş" olarak çevirmediklerinden bahisle Arif Nihat Asya'nın "Biz kısık sesleriz minareleri sen ezansız bırakma Allah'ım, Müslümanlıkla yoğrulan yurdu Müslümansız bırakma Allah'ım" diye yakarışının boşuna olmadığını, devrin zor şartlarının Adnan Menderes'i adeta bir İslam Kahramanı kıldığını ifade etti.
Adnan Menderes Demokrasi Platformu olarak Hükümet'ten 16 Haziran'ın "Ezan Günü" ilan edilmesini beklediklerini söyleyen Bayındır, Merhum Menderes şehid edilmeseydi Cumhurbaşkanı seçilecekti. "O Zeybek" bizim gönüllerimizin Dördüncü Cumhurreisi'dir. 16 Haziran Ezan Günü'nde Şehid Başvekil'imize Allah'tan Rahmetler niyaz ediyoruz, Nur içinde yatsın, Emaneti emin ellerdedir, dedi.

5 Haziran 2015 Cuma

AKP'nin Tırları; Adnan Menderes - RTE, D.P. ve AKP!.. (1) + (2)

Tır / Tır / Tıırrrtt… (1)
RIFAT SERDAROĞLU
Büyük Devletler, gerektiğinde kendi menfaatlerini veya ülke dışındaki soydaşlarının yaşam haklarını korumak amacıyla silah gönderebilirler!
Bu şekilde yapılan gizli operasyonların bile o devlette kayıtları vardır.
-Silahlar nereden, kimin aracılığıyla, kaça alındı?
-Teslim edileceği yere kimler tarafından götürüldü?
-Ve en önemlisi bunların parası nasıl ve nereden ödendi?
Tüm bu soruların yanıtları, o devletin kayıtlarında olmalıdır…
Fakat aklı başında ve vatanını seven hiçbir devlet adamı, terör örgütlerine silah göndermez ve kafa kesicilere destek olmaz! Bunu yapma gafletinde bulunanlar hem kendilerinin feci sonlarını hazırlarlar, hem de ülkelerini çok zora sokarlar…
Sizlere Türk Devletinin yaptığı bir gizli operasyonu, üzerinden 58 (Elli sekiz) yıl geçtiği için anlatacağım.
Devletine ve Milletine hizmet etmiş, bu uğurda çok çileler çekmiş ve bugün için rahmete kavuşmuş vatanseverlerden yani gerçek "Devlet Adamlarından” söz edeceğim…
1957 seçimlerini, Demokrat Parti %47,87 oy ve 424 Milletvekili ile kazandı.
40 kişiden oluşan DP Parti Meclisi ilk toplantılarından birini yapıyordu!
Toplantı anında, Başbakan Menderes’in Özel Kalem Müdürü içeri girer ve Menderes’e bir şeyler fısıldar. Menderes “Buyursun, gelsin” der. İçeri bir beyefendi girer ve “Emrettiğiniz ürünler hazırlandı, Muhterem Başvekilim” der ve sorar; “Ben bu ürünleri kime zimmetleyeceğim?”
Menderes; “Hizmetiniz için teşekkür ederim. Teslim belgelerini imzalayacak iki arkadaşımı göndereceğim, çıkabilirsiniz” der ve toplantıya devam eder.
Toplantı bitiminde Menderes; “Sayın Serdaroğlu, Sayın Erdem sizler lütfen kalınız” der. Menderes- İzmir MV Eczacı Kemal Serdaroğlu- Antalya MV Sadık Erdem ve Özel Kalem Müdürü Ahmet Salih Korur, toplantıya devam ederler.
Menderes; “Kıbrıs’taki Rum mezalimi tırmanıyor, soydaşlarımız katlediliyor,
biz ise hem teknik yetersizlikten, hem de ABD baskısından açıkça destek olamıyoruz. Bu yüzden, Fatin Bey (Fatin Rüştü Zorlu) ve Korgeneral Daniş Karabelen önderliğinde, Rıza Vuruşkan-Burhan Nalbantoğlu-Rauf Denktaş-Kemal Tanrısevdi tarafından, TMT (Türk Mukavemet Teşkilâtını) kurulmasına onay verdik. Onlara silah gönderilecek. Biraz önce gelen Bey, MKE Genel Müdürü (Makine Kimya Endüstrisi) idi. Eğer kabul ederseniz bu silahlar size zimmetlenecek ve parası Tahsisat-ı Mestureden (Örtülü Ödenek) ödenecek” diyerek sözlerini tamamlar.
Serdaroğlu ve Erdem görevi kabul ettiklerini ifade ederler.
Menderes, “Başbakanlık Müsteşarı konunun organizasyonu için görevlendirilmiştir. Sizlerle o temas edecektir. Sizlerden ricam, silahların yerine ulaştığını bizzat görmenizdir” diyerek, teşekkürle DP’ nin en genç iki milletvekilini uğurlar.
Serdaroğlu ve Erdem, MİT ve Genelkurmay görevlileriyle beraber iki deniz römorkörü ile binlerce hafif silahı bir gece vakti bizzat TMT’ ye gizlice teslim ederler. Bu silahlar, adadaki binlerce Türk’ün hayatını kurtarır. Daha sonra silahların teslim edildiği yerleşim beldelerine, Serdarlı ve Erdemli isimleri verilir. Ama kimse niçin bu isimler verilmiştir, bilmez. Görev yerine getirilmiş, ağızlar mühürlenmiştir.
27 Mayıs 1960 ta Askeri bir darbe olur. Bu darbe, Türk Ordusunun “Emir-Komuta zinciri” içinde yaptığı bir darbe değildir. MBK (Milli Birlik Komitesi) denen bir grup subay, ülke yönetimine el koydular. MBK üyesi Teğmen rütbesinde bir subay, bir Orgenerale emir verebiliyordu!
DP yönetimine yakın oldukları gerekçesiyle 1400 Subay, MBK tarafından emekli edildi. Bunların içinde, Kıbrıs’a gönderilen silahlar hakkında bilgi sahibi olan Genelkurmay İstihbarat Dairesi Subayları da vardı. Darbe sonrası, yapılan ihbar ve araştırma sonucu, Kemal Serdaroğlu ve Sadık Erdem’e zimmetli binlerce adet silah olduğu bilgisine ulaştılar. Zamanın MİT Müsteşarı Behçet Türkmen’in gerçekleri saklaması ve ihanetiyle, iki milletvekili “Askeri Yönetime karşı halkı silahlandırmak” suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar.
Babam Kemal Serdaroğlu, bir sene boyunca Yassıada da işkence gördü.
Kafasına, tas içinde canlı fare koymak- diz altlarına top mermisi koyup, omuzlarına asker oturtulması-gece belinden urganla bağlanıp, sürat motoruyla ada etrafında buz gibi denize atılıp dolaştırmak, bunlardan bazıları idi.
Bizlerin evleri, çiftliğimiz, fosseptik çukurlarına kadar defalarca arandı.
Babamın yakın arkadaşlarından, Jandarma dayağı yemeyen kalmadı…
Sonuçta...
Rahmetli Menderes, silahların tutarı olan 4.877.780 lirayı zimmetine geçirmekten suçlu bulundu ve tahsili için Aydın’daki arazilerine el kondu.
Menderes idam edildi, Serdaroğlu müebbet hapse mahkûm oldu. Mahkûmiyetten sonra gerçek anlaşıldı ama suçsuz yere çekilen acılar, bizlere kaldı. Babam 1988 yılında vefat etti. Bu olayı hiçbir yerde konuşmadı.
Sadece bana, bir kısım belgeleri de göstererek anlattı.
Değerli Okurlar!
Bunlardan bahsetmeyi hiç istemezdim. Fakat Bademler, kutsal duyguları ve vatan sevgisini öylesine çirkin bir şekilde istismar edip, siyasi rant uğruna kullanıyorlar ki, gerçek “Devlet Adamı” nasıl olur, Vatanseverler, vatanları ve insanları için nasıl görev yapıp, kenara çekilirler, sizlere hatırlatmak istedim.
Bademler şu sorulara mutlaka yanıt verilmelidirler;
-El-Nusra’ya, dolayısıyla El-Kaide ve IŞİD’e gönderildiği söylenen silahlar nereden alındı?
-Kimler bu silahların alımında aracılık etti?
-Silahlar, Türkiye’ye hangi yoldan getirildi?
-Bu silahların parası nasıl ve kim tarafından ödendi?
Bu soruların yanıtları, emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinin tümünde resim ve belgeleriyle zaten vardır. Üstüne, Cumhur’un Başı’ nın-Başbakan Davutoğlu’nun çelişkili beyanlarını, AKP yetkililerinin açıklamalarını ve basında çıkan fotoğrafları-yazıları da ekleyin, geleceğiniz nokta;  Türkiye’nin “Teröre Destek Veren Ülkeler” arasına sokulması faciasıdır.
Çırpınmamız ve üzüntümüz, ülkemizi bu ayıptan kurtarabilmek içindir.
Burada bir suç varsa o suç tamamen AKP Hükümetlerinindir. Türk Devleti ve Türk Milletinin bu çirkinliklerle hiçbir ilgisi yoktur.
Yarın, yazının ikinci bölümünde Badem’in, rahmetli Menderes’i ve Demokrat Partiyi istismarını anlatacağım.
Katırdan at, bademden demokrat olamayacağını bir defa daha göreceğiz…
TIR / TIR / TIIIRRTT (2)
RIFAT SERDAROĞLU
Bademler, Türk Siyasetinin iki ana damarından biri olan Demokrat Partiyi ve Başbakan Adnan Menderes’i sürekli olarak sahiplendiklerini söylerler!
Menderes ve iki Bakanının Yassıada da kurulan darbe Mahkemesi tarafından suçsuz yere ve vahşice asılmaları olayını ise hep istismar ederler. Fakat DP’ nin Kurucusu ve Cumhurbaşkanı, Kurtuluş Savaşımızın “Galip Hoca ”sı Celal Bayar’ ın adını hiç anmazlar ve ondan nefret ederler…
Eyy Badem, anladık sen kendini DP ve Menderes’ten yana sayıyorsun ama bakalım DP ve Menderes senden yana mı?
Dünya görüşünüz, Türkiye’ye ve dünyaya bakışınız, İslam Dini ve Lâiklik hakkındaki görüşleriniz, Atatürk ve Devrimleri hakkındaki düşünceleriniz, Siyaset anlayışınız, Para-Servet-Güç hakkındaki tutumlarınız benzer mi, yoksa bu konularda aranızda Kuzey ve Güney kutupları arasındaki kadar fark var mı?
Adnan Menderes kimdir?
-Menderes, gençliğini doya-doya yaşamış entelektüel biri idi.
-Menderes, İzmir Amerikan Kolejinden ve Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olmuş çağdaş bir Türk aydını idi.
-Menderes, Kurtuluş Savaşımıza katılmış, “İstiklal Madalyası” almış ve Büyük Atatürk’ün takdirini kazanmış biri idi.
-Menderes, Başbakan olduğunda dededen kalan 33.000 dekar araziye sahipti. İdam edildiğinde sadece 3.000 dekar arazisi kalmıştı. Arazilerinin büyük bir kısmını ya satmış, ya da topraksız köylüye dağıtmıştı. Yani Menderes, siyaset yapıp çift-çubuk, han-hamam sahibi olmamış, aksine çiftlik satarak siyaset yapmıştı.
-Menderes’in çok iyi eğitimli üç oğlu vardı. Hiçbirinin devletle iş yapmasına izin vermedi. Çocukları ve Muhterem eşi, örnek ve saygın insanlar olarak yaşadılar.
-Menderes, hiçbir zaman “İslam Devleti” kurmak gibi bir hayale kapılmadı.
Menderes’in yönetim şekli ve siyaset anlayışı elbette ki eleştirilebilir. Geçmişe yönelik bu tarz eleştirmeleri, zamanın siyasetçileri zorlayan şartlarını, ülkenin o anki sıkıntılarını, ülkenin olanaklarını ve dünyadaki gelişmeleri inceleyerek yapmak gerekir.Fakat hiçbir gerekçe, darbelere haklılık kazandırmaz ve hiç ama hiçbir gerekçe, siyasetçilerin asılarak cezalandırılmalarına yol açmaz, açmamalıdır…
Devam edelim;
-HIRSIZ kelimesi geçtiğinde, kimse bu kelimeyi Menderes ile bağdaştıramaz.
-Hiç kimse; Menderes eskiden kaçak gecekonduda otururdu, siyasete girdi köşe oldu, diyemez.
-Hiç kimse Menderes’in çocukları, babalarının nüfuzunu kullanıp, haksız servet elde ettiler diyemez.
-Hiç kimse, Menderes için, müteahhitlerden para toplayıp gazete satın aldı diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, yurtdışı bankalarında 8 gizli hesabı var diyemez.
-Hiç kimse Menderes, haram yedi ve çocuklarına haram yedirdi diyemez.
-Hiç kimse Menderes’in Bakanlarının, para karşılığında kendilerini satıp, çoluk çocuğun önüne yattığını söyleyemez.
-Hiç kimse Menderes için, çocuklarıyla birlikte avanta paraları sıfırladı diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, sabah söylediğini, akşam inkâr edecek kadar yalancıdır diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, ülkesinin bütünlüğünü tehlikeye atacak uygulamalarda bulundu diyemez.
Kimin için mi derler?
Ne bileyim ben yahu? Onu da siz 7 Haziran’ da siz bulun ve gereğini yapın, lütfen gari…
Not; Cumhur’un Başı, Can Dündar için; “Bu haberi yapan kişi, bunun bedelini AĞIR ÖDEYECEK. Öyle bırakmam onu” dedi. Bu sözlerin söylendiği andan itibaren Can Dündar’ın başına gelecek her türlü belanın tek sorumlusu Cumhur’un Başı ’dır. Tarihe not düşün. “TUT TAYYİP TUT, CAN’I TUT.” Aman bırakma, sıkı sımsıkı tut…

27 Mayıs 2015 Çarşamba

27 MAYIS’TA ÖNCE MİLLİ İRADE ve HUKUK KATLEDİLMİŞTİR…

27 MAYIS’TA (ÖNCELİKLE) MİLLİ İRADE 
ve HUKUK KATLEDİLMİŞTİR…

1946’da Demokratlar meşru bir kıyam hareketiyle “Yeter söz milletindir” diyerek çok partili siyasi hayatımızda yerlerini aldılar fakat açık oy, gizli sayım yaptırarak oy hırsızlığı ile aldıkları gayr-i meşru yetkiyle devleti idare edenler, geç bulup tez kaybettiğimiz Adnan Menderes’e yol vermediler.
Şaibeli 1946 seçimlerinden sonra hakim güvencesi ve gizli oy uygulaması ile yapılan 14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde yılların tek partisi olan CHP iktidardan, 3 Eylül 1950 Mahalli Seçimlerindeyse muhalefetten tasfiye edilmiştir.
Ahmet Şerif BAYINDIR
ADNAN MENDERES
DEMOKRASİ PLÂTFORMU
BAŞKANI
Öncü Demokratlar; dört yıla varan destansı bir mücadele sonucu siyaset tarihimizin en büyük halk hareketi, emsalsiz bir efsanesi olan Beyaz İhtilâl’i başardılar.
14 Mayıs 1950’de doğrudan, aracısız, bağımsız ve bağlantısız olarak bizatihi millet tarafından iktidara getirildiler. Hükümet oldu, milletin sevgilisi, sessiz sözsüz halkın ve geniş kitlelerin sesi, sözü, aşı, aşkı, güneşi, ışığı ve ümidi oldu Demokratlar.
On yıllık iktidarları boyunca, uluslararası standartlara göre dünyada eşi emsali görülmemiş bir inkişaf, ilerleme, idame, ikame, sanayi, gelişme ve büyüme hareketine imza attılar. On yılda 100 yıla bedel muazzam bir kalkınma hareketini gerçekleştirdiler. Müzmin hale gelen işsizlik, açlık, yokluk, karne, kıtlık, hastalık; Halk Partisi’nin istibdat dönemi ve milli şeflik eseri olan cehalet ve sefaleti yendiler. Devlet hayatı ve millet hafızasından ısrarla silinmek istenen dini, milli, ilmi, tarihi ve kültürel değerleri ihya ettiler.
Siyaset anlayışlarını, yönetilenlerin hayat standartlarını yükseltmek ile temel hak ve hürriyetleri hayata geçirmek üzerine kuran demokratlar, devletin dayatmacılığının temelinde sivil ve askeri bürokrasinin olduğunu görmüşler, bunun yerine de daima milletin tercihlerini yerleştirme çabası içinde olmuşlardır.
Camilerin ahıra dönüştürüldüğü, Kur’an öğrenmenin ve Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklandığı, cenazeler için kefenlik bezin bulunmadığı, jandarma dipçiği ile vergi toplandığı bir dönem kapanmış; kalkınan, zenginleşen, büyüyen, milli ve manevi değerleri sahiplenen; NATO, CENTO, Balkan Paktı, Kıbrıs davamızdaki başarıları ile dünyada saygın hale gelen Türkiye’nin varlığında, milletin kendilerine bir daha teveccüh etmeyeceğini anlayanlar, her türlü yalan iftira ve tezvirata başvurmuşlar, “Bu hassolar, memolar mı bizi idare edecek?” diye hazımsızlıkla kahrolmuşlardır.
27 Mayıs 1960’a giden süreç ise daha 1950’de başlamıştır. Cuntacılar hatıralarında bunu itiraf etmişlerdir. Bürokrasinin sivil ve askeri kanatlarıyla devletin üzerine konumlandığı bir gelenek açıkçası demokrasiye tahammül edememiştir.
“Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal meşru bir haktır”, “Sizi ben bile kurtaramam” sözleri ile cuntacılara işaret fişeği atan İnönü, 1957 Seçimlerinden sonra artık seçimle iktidar olamayacağını anlamıştı. Sağına basını, soluna üniversiteyi alarak şiddetli muhalefet ve gerilim politikaları ile cuntacıların işini hayli kolaylaştırmıştır.
27 Mayıs’ın cunta lideri İsmet Paşa’ya koşup giderek “Paşam emirleriniz bizim için Peygamber buyruğudur.” demiştir. Paşa’ya sorulduğunda ise “Ne içindeyim, ne dışındayım.” diyebilmiştir. Balkona çıkıp neşeden dört köşe olmuş halde davul dövdüren bir avuç şakşakçıyı gülerek selamlayabilmiştir. Dileriz ki bundan böyle balkonlardan hep milli irade zaferleri kutlansın.
Tarihimizin en büyük yalan furyası sonucu milletimize yapılan bir suikast olan 27 Mayıs darbesi ile tekrar “Millet devlet içindir” anlayışına dönülmüştür. Hırçın CHP ile cunta el ele verip “Ordu millet el ele” kuyruklu yalanını yaymışlardır. Anayasayı ortadan kaldıranlar, anayasayı ihlal etmekten darağaçları kurmuşlar, milletin kahir ekseriyeti yas tutarken bir de “Anayasa Bayramı” kutlamışlardır.
28 Mayıs sabahı ne yapacaklarını bilmeyen cuntacılara üniversite ve hukuk çevrelerinden bazı postal yalayıcılar akıl hocalığı yapıvermişlerdir. 27 Mayıs 1960’dan 17 Eylül 1961’e dek ülkemizde ne meşruiyet ne Demokratlara yüklenebilecek bir suç, ne hukuk, ne adalet, ne mahkeme ve ne de cezaların geçerliliği söz konusudur.
Aziz Menderes’in idamının tek sebebi: “Tekrar iktidar olur” korkusudur. Ebedi ve Abide Başvekilimiz rahmetli Adnan Menderes’in uğradığı akıbet milletimizin ruhunda ve şuurunda kapanmayan derin yaralar açmıştır. Aziz milletimizden, hususan aydınlarımızdan mühim bir istirhamımız, Adnan Menderes ve arkadaşlarından söz ederken “Demokrasi Şehidi” diye bir tabirden özenle kaçınmalarıdır. Adnan Menderes ve arkadaşları gerçek anlamda birer “şehid”tirler.
Ahmet Şerif BAYINDIR
ADNAN MENDERES
DEMOKRASİ PLÂTFORMU
BAŞKANI
Bugün bizim amacımız; 1960’larla ruhları karartmak değil, 1950’lerle Menderes’in güler yüzünü ve Türkiye’nin aydınlık geleceği ile ilgili ısrarlı ümidini canlı tutabilmektir.
Ayrıca 27 Mayıs 1960 ve takip eden artçılarının yerleştirdiği Anayasa’nın sivillerce yapılamayacağı anlayışının bugün bile elbirlik sürdürüldüğünü görmek bizleri ziyadesiyle üzse de Anayasa da değişecektir, büyük ihtimalle Başkanlık sistemine de geçilecektir. Devletin nitelikleri korunacak fakat hür ve demokrat Türkiye’ye mutlak surette ulaşılacaktır.
Menderes devrinde demokraside çırak, Özal zamanında kalfa olan milletimizin şimdi Erdoğan döneminde artık bir usta olduğunu görmekten de sevinç duyuyoruz. Şanlı Demokratların günümüzdeki devamı olan Hükümetimizi ve Milletin Adamı Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı Aziz Menderes’in akıbetiyle tehdit edenler 7 Haziran seçimlerinde milletimizden okkalı bir Osmanlı tokadı daha yiyeceklerdir.
Adnan Menderes Demokrasi Platformu olarak yeni nesillere gerçekleri aktarmak, onları demokrasi konusunda bilinçli kılmak için çabalarımızı sürdürecek; vesayetçi, cuntacı, darbeci zihniyetin günümüzdeki uzantılarının oyunlarının farkına varmaları için önemli bir laboratuvar olan 1946-1960 dönemini gündemde tutmaya devam edeceğiz.
Ahmet Şerif BAYINDIR
Adnan Menderes Demokrasi Platformu
Yönetim Kurulu Başkanı

14 Mayıs 2015 Perşembe

14 MAYIS BEYAZ DEVRİM; NACİ AKIN - MANİSA OLAY GAZETESİ

14 MAYIS BEYAZ DEVRİM
İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, demokrasi cephesi savaştan galip ayrılmıştı. Tüm dünyada sevinçle karşılanan bu mutlu son Türkiye’de de yankı bulmuştu. 8 Mayıs 1945 günü Almanya’nın koşulsuz teslim olmasıyla o gün Avrupa’da savaş son bulmuş ve bayram ilan edilmişti. İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan babam, o gün akşam İktisat Fakültesi Kütüphanesinde kardeşlerine yazdığı mektupta, karşısında duran Beyazıt Kulesinin ışıl, ışıl aydınlatıldığını, cadde ve sokakların bayraklarla donatıldığını, halkın ve özellikle de üniversite gençliğinin bayram yaptığını yazıyordu. O gece yurdun dört bir yanından İstanbul’a okumaya gelen öğrenciler halkla bütünleşerek sabaha kadar sokaklardaki eğlencelere katılmışlar, hür dünyanın zaferini coşkuyla karşılamışlardı.
Bu olay Türkiye’de de demokrasi, eşitlik, adalet taleplerinin artmasına neden olmuş temel hak ve hürriyetlerin sonuna kadar kullanılması ve çok partili demokrasiye geçilmesinin de önünü açmıştı. Türkiye hür dünyayla bütünleşme adına geri dönülemez bir yola girmiş ve Milli Şeflik rejimi de bu talepleri göz ardı edemez noktaya gelmişti. 1945 yılının sonlarına doğru Atatürk’ün son Başvekili Celal Bayar, Aydın Mebusu Adnan Menderes, Prof.Dr. Fuat Köprülü ve İçel(Mersin) Mebusu Refik Koraltan CHP gurubuna verdikleri tarihi “Dörtlü Takrir” ile bu talepleri resmileştirmişler ve yeni bir tartışma açmışlardı. Milli Şef İnönü CHP içinde muhalefet olmaz diyerek, önergenin gurupta reddedilmesini sağlamış, ancak “çok istiyorlarsa ayrı bir parti kursunlar” diyerek de önlerini açmış ve bir bakıma yol göstermişti.
7 Ocak 1946 günü bu dörtlünün önderliğinde Demokrat Parti kurularak halka bir umut ışığı gibi doğdu. Kısa sürede yurt sathına yayılan DP, iktidarı da endişelendiriyor, iktidarlarının gün be gün altlarından kayıp gittiği gerçeği gün gibi ortaya çıkıyordu. Umulmadık bir biçimde büyüyen ve halkta karşılığını bulan DP’nin bu hızlı çıkışı, iktidarı seçimleri öne çekmeye ve seçim hilelerine başvurmaya sevk etti. Nitekim 21 Temmuz 1946 seçimleri, açık oy, gizli tasnif gibi anti demokratik yöntemlerle gerçekleşti, CHP il başkanı, ilçe başkanı konumundaki Vali ve Kaymakamlarla, jandarma baskısı altında çalışan seçim kurulları sonuçları tersine çevirerek erken gelecek bir baharın önünü kesti.
14 Mayıs 1950’ye gelindiğinde ise seçim hukuku değişmiş, gizli oy açık tasnif usulüne dönülmüş, Valilerin baskıları nispeten azalmış, 1946 seçimlerindeki usulsüzlük ve hilelerden dolayı Batıya karşı mahcup olan, itibarı zedelenen iktidarın da yapacak bir şeyi kalmamıştı. Sonunda 14 Mayıs 1950 günü Türkiye’de kansız, darbesiz, hilesiz, serbest seçimlerle iktidar el değiştirmiştir. Kuşkusuz bu Demokrat Partiden çok halkın zaferidir. Ülkede ilk defa halk kendi kaderini, kendisi tayin edecek iradeyi  ortaya koymuş ve baskı rejimine dur demiştir.
Tarafsız gözlemciler, bilim adamları ve araştırmacılar 14 Mayıs’ı sadece siyasi bir olay olarak değil, sosyolojik bir vaka ve siyasal iletişimin başarılı bir tezahürü olarak değerlendirirler. Onlara göre 14 Mayıs halkın oligarşik diktaya başkaldırısı, kendi hak ve hürriyetlerine sahip çıkması, tebaa olmaktan çıkıp eşit yurttaş olma yolunda adım atması ve 4 yıl önce gasp edilen kutsal oyunun namusunu koruma hadisesidir. Böylelikle halk kendi iradesiyle kendisini yönetenleri seçmiş, egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğunu da tüm dünyaya göstermiştir. O gün DP sadece siyasi rakibi CHP ile değil, Cumhurbaşkanı Milli Şef İsmet İnönü ve Devletin tüm kudreti ve kurumlarıyla da yarışmıştır. Sonunda halk galip gelmiş, milletin gücünün her şeye kadir olduğu anlaşılmıştır. Bu bir devrimdir, halk iradesinin beyaz devrimidir.
Beyaz devrimin 65. Yılını kutladığımız bugün maalesef oligarşinin yeniden hortlamakta olduğunu, milli şeflik, tek adamlık heveslerinin yeniden arttığını, vesayet rejiminin şekil değiştirerek yeniden varlığını korumaya çalıştığını, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğünün yok edilmeye çalışıldığı kuşkularının var olduğunu, hürriyet, adalet, eşitlik ve demokrasi ilkelerinin zedelendiğini üzülerek gözlemliyoruz. Anayasanın tarafsızlık ve eşitlik ilkesinin alenen ihlal edildiği, Devlet gücünün tek taraflı kullanılmaya çalışıldığı, yargı, medya ve sivil toplum üzerinde baskıların arttığı bir seçim döneminden geçtiğimiz konuşulur hale geldi. Bugün bunlar konuşuluyorsa Türkiye’nin yeni bir 14 Mayısa ihtiyacı vardır, aziz milletimizin sağduyusunun bunu gerçekleştireceğine olan inancımız tamdır.
Kalın sağlıcakla.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

ADNAN MENDERES ÖZEL PROGRAMLA ANILDI; Adnan Menderes Platformu & Küçükçekmece Belediyesi

ADNAN MENDERES ÖZEL PROGRAMLA ANILDI
Adnan Menderes Demokrasi Platformu ile Küçükçekmece Belediyesi'nin ortaklaşa düzenlediği özel programla Adnan Menderes 14 Mayıs 1950'nin yıldönümü münasebetiyle anıldı.
FOTOĞRAFLARLA ADNAN MENDERES SERGİSİ
Sefaköy Kültür Merkezinde önce "Fotoğraflarla Adnan Menderes" sergisi açıldı. Kokteyli takiben Admender tarafından hazırlanan "Menderes'ten Erdoğan'a Milli İrade ve Demokrasi Mücadelesi" Belgeseli izlendi.
O ZEYBEK ŞİİRİ SESLENDİRİLDİ
Ak Parti Kayseri Milletvekili Prof. Dr. Pelin Gündeş Bakır'ın konuyla ilgili verdiği konferanstan sonra, Üstad Necip Fazıl'ın Menderes için yazdığı "O Zeybek" şiiri seslendirildi.
DEMOKRASİ ÇINARI PLÂKETLERİ
Programın sonunda "Demokrasi Çınarı" plaketleri sahiplerine takdim edilerek konuklara Adnan Menderes Demokrasi Platformu dergisinin son sayısı armağan edildi.
14 MAYIS BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ”
Bugün çok önemli bir tarih yıl dönümümde bulunuyoruz. Rahmetli demokrasi şehidimiz Adnan Menderes 14 Mayıs’ın her zaman kendisinden sonrada anılmasını istemiştir’’ diye konuşan AK Parti Kayseri Milletvekili Prof. Dr. Pelin Gündeş Bakır.; “14 Mayıs’ın önemi 19 Mayıs 1950'de Türkiye çok partili demokratik bir sisteme geçti bir demokrasi devrimi gerçekleşti ve artık ''Yeter Söz Milletindir'' diyerek millet iktidara geldi. Milli irade Türkiye'yi yönetmeye başladı. İşte o yüzden de 14 Mayıs 1950 bu kadar önemlidir ve bu kadar anılmaya değerdir'' dedi.
“RAHMETLE VE MİNNETLE ANIYORUZ”
Küçükçekmece Belediye Başkanı Temel Karadeniz ise ''Adnan Menderes'in bir demokrasi şehidi olduğunu çok iyi biliyoruz. Rabbim mekanını cennet etsin. Mutlaka hepimiz gibi onunda kusurları hataları günahları olabilir ancak biz kendisinin bir mümin olduğuna dinini, diyanetini peygamberini seven bir başbakan olduğuna inanıyoruz. Çünkü ortaya koymuş olduğu o mücadele bugün ülkemize bir rahmet yağmuru olarak dört bir yana saçılıyor. Bu belki  tek başına basit gibi gözükebilir ama ezanlarımızın korunmasının ülkemizde aslında namusumuzu korumak gibi bir şey olduğunu da lütfen unutmayalım. Kendisini de rahmetle, şükranla, minnetle bir kez daha anıyorum'' diye konuştu. 
"14 MAYIS 1950 AK DEVRİMDİR"
Adnan Menderes Demokrasi Platformu Başkanı Ahmet Şerif Bayındır ise " 'Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması' prensibi bundan 65 yıl önce 14 Mayıs 1950'de sandıktan, milletin hür iradesiyle kansız kavgasız bir şekilde hayata geçirilmiştir.
BİR DEMOKRAT ŞAHLANIŞ
Bu demokrat şahlanış Milli Mücadeleden sonra yaşanmış en muhteşem halk hareketinin siyasi zemini ve adıdır. Bir Ak devrimdir. Demokrasinin doğum günüdür.
Bugün yeni kuşaklarımıza Menderes-Erdoğan çizgisinin çok iyi anlatılması zarureti vardır. Ulu Hakan'a, Gazi'ye, Menderes'e yapılanların bugün de Erdoğan'a yapılmak istendiği hepimizin malumudur. Fakat ustalık dönemini yaşayan milletimiz bu çetelere eyvallah etmiyor, etmeyecektir.
GELENEKTEN GELECEĞE “MENDERES’İN HATIRASI”
Aziz Milletimiz her zeminde Menderes'lerin hatırasını yaşatan geleneğe destek vermeye devam edecektir." şeklinde konuştu. 
AHMET ŞERİF BAYINDIR "TEŞEKKÜR PLÂKETLERİ" VERDİ...
Sergi sonunda Adnan Menderes Demokrasi Platformu Yönetim Kurulu Başkanı Bayındır, AK Parti Kayseri Milletvekili Prof. Dr. Pelin Gündeş Bakır'a ve Küçükçekmece Belediye Başkanı Temel Karadeniz'e teşekkür ederek plâket verdi. Karadeniz ise Prof. Dr. Pelin Gündeş Bakır'a çiçek takdim etti.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

TRAJİK BİR HİKAYE "Menderes’le ilk karşılaşma ve Londra’daki uçak kazası" Av Ertuğrul MAT

14. Dönem Bursa Milletvekili
Av. Ertuğrul MAT
TRAJİK BİR HİKAYE
Menderes’le ilk karşılaşma ve Londra’daki uçak kazası
Ertuğrul MAT
17 Şubat 1959 tarihinde Londra’da Kıbrıs konusunda nihai anlaşma imzalanacaktı. İstanbul’a gelen Yavuz ve Erol’la İstanbul Vilayeti’ ne gittik. Menderes oradaydı. Yanında İstanbul Valisi Ethem Yetkiner ve İstanbul Belediye Başkanı Kemal Aygün vardı.
Özel Kalem Müdürü Muzaffer Ersü’ yü görüp, Başbakan’la görüşmek istediğimizi söyledik. Ersü Ankara’dan Yavuz’u tanıyordu. Menderes’in yanına girdi ve “Gençler size hayırlı yolculuklar dilemek istiyorlar” diye arz edip, biraz sonra üçümüzü Menderes’in yanına götürdü.
Ben ve Erol, Menderes’le ilk defa karşılaşıyorduk.
Çok heyecanlıydık.
Menderes bizi ayakta karşılamış,, ellerimizi sıkıp yer göstermiş, hatta masanın kenarından iskemle çekip oturmamıza yardım etmişti. Nezaketi, bizi adeta büyülemişti..
Yavuz İstanbul’a gelmeden Ankara’da bir basın toplantısı yapmış ve üniversite gençliğinin hükümetin başarısını alkışladığını söylemişti. Bunu bilen Menderes, bize gençlere iltifat edip, çay ikram etmişti.
Yavuz, bu sırada daha önceden planlamadığımız bir şey yaptı. Büyük bir rahatlıkla, “Beyefendi, yarın bizi de Londra’ya götürseniz, dosta düşmana üniversite gençliğinin size desteğini gösterseniz olmaz mı?” demiş, bu talep Menderes’in de hoşuna gitmişti..
Melih Esenbel’in hayatımızdaki rolü ve Londra’daki uçak kazası
Menderes, zile basmış ve içeriye giren Muzaffer Ersü’ye, “Melih Bey’e söyleyiniz gençler de bizimle Londra’ya gelecek, gereğini yapsın” demişti..
O zamanlar Avrupa’ya gitmek, gençler için bir hayaldi. Belli etmemeye çalışıyorduk, ama sevinçten havaya uçacak gibiydik. Avrupa’ya gitmek, hem de Menderes’le. Bu hayallerin bile ötesindeydi. Biraz sonra, içeriye uzunca boylu, gözlüklü şık giyimli bir bey girdi. Gelen Hariciye Vekâleti Genel Sekreteri Melih Esenbel’di.
“Beyefendi, gençleri de götürmemiz konusunda emir buyurmuşsunuz. Heyette bulunanların listesi bütün taraflara tebliğ edildi. Bu ilaveler, bazı tereddütlere sebebiyet verebilir. Müsaade buyurursanız, bir ay sonra bir harp gemisiyle İspanya’ya gideceğiz, gençleri o zaman götürelim” dedi.
Günün şartlarına göre, makul bir itirazdı ve Londra hayalimiz İspanya hayaline dönüşmüştü.
Menderes’in yanından ayrıldık, Vilayet binasından Cağaloğlu’na çıkışın hemen solundaki ilk binanın altındaki Fettah’ın esnaf lokantasına oturduk. Tabii, konu Melih Esenbel’di ve doğrusunu isterseniz, kendisinden pek saygılı bir üslupla bahsetmiyorduk.. Ertesi sabah, Özdemir Evliyazade ile birlikte Yeşilköy Hava Meydanı’na gidip Menderes’i uğurladık. Sonra, öğle yemeğini yiyip, Erolların evine gittik.
Eve gelip radyoyu açtığımızda, haberlerden, Menderes’in uçağının Londra Havaalanı’na iniş yaparken sis yüzünden düştüğünü, 35 kişilik heyetten 15 kişinin öldüğünü öğrendik. Ölenler arasında, Devlet Bakanı Server Somuncuoğlu, Eskişehir Milletvekili Kemal Zeytinoğlu, Sakarya Milletvekili Rıfat Kadıoğlu, meşhur gazeteci Nimet Arzık’ ın eşi ve Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık , Menderes’in Özel Kalem Müdürü Muzaffer Ersü ve Türk Hava Yolları Genel Müdürü Abdullah Parla da vardı.
Menderes kazayı ufak tefek sıyrıklarla atlatmıştı: Çanakkale Milletvekili Emin Kalafat da sağ kurtulmuştu ama vücudunda kırılmamış kemik kalmamıştı. Menderes bir ağacın altına oturmuştu. O civarda bulunan “Newgate-Chaffold çiftliği” çalışanlarından Bailey koşup kaza mahalline gelmişti. Ayağa kalkan Menderes’in kendisine “I am the prime minister of Turkey” (Ben Türkiye Başvekiliyim) demesi ertesi günkü bütün dünya gazetelerinde yer almıştı.
Erol’un evinde radyodan bu haberi duyunca şoka girdik. Erol günlerce,bu şoku atlatmak için, sakinleştirici ilaç alacaktı.. “Bizi de götürseydi, mutlaka önde oturacak ve ölecektik.” Diye tekrarlayıp duruyor ve ”O gün Melih Esenbel için neler söylemiştik. Artık, Melih Bey’i manevi pederimizdir.” Diye ilave ediyordu..
Londra’daki uçak kazasından 18 yıl sonra Washington Büyükelçisi Melih Esenbel tatilini geçirmek ve istişarelerde bulunmak için Ankara’ya gelince, Ereğli Demir Çelik yönetim kurulu, Amerikan bankalarından büyük bir kredi almalarına yardımcı olan Melih Bey şerefine büyük bir kokteyl tertip etmişti.
Ben de, milletvekili seçilmiş,1966/1968 yılları arasında Erdemir’de murakıplık yaptığım için, ben de kokteyle davet edilmiştim… Kokteylde, sohbet imkânı bulduğumuz zaman, Melih Bey’e Londra uçak kazasından bir gün evvel İstanbul Vilayeti’nde yaşanan olayı hatırlatınca, ikimizin de gözleri buğulanmıştı..
Menderes uçak kazasından sonra, 22 Şubat 1959 da Türkiye’ye dönmüş, yer yerinden oynamıştı. Sanki bütün Türkiye İstanbul’a gelip, şimdi E-5 denilen yolun iki tarafını Topkapı’dan Yeşilköy Hava Meydanı’na kadar doldurmuştu. Erol, Yavuz ve Eyüp’le birlikte Yeşilköy’e koşmuş; ama kalabalıktan apron’a girememiştik.
Ertesi gün İstanbul Kulüp’te Özdemir Evliyazade, “Biliyor musunuz, dayım beni Yeşilköy’de görür görmez, ‘İyi ki çocukları götürmemişiz, ölümlerine sebep olacaktık’ dedi. ‘Nerelerde?’ diye sizi sorunca ‘Buradaydılar, ama kalabalığı yarıp size ulaşamadılar’ cevabını verdim” demişti..
Bu Özdemir Evliyazade,27 Mayıs ihtilalinden sonra, kendisini kurtarmak için, Yassıada’da dayısı aleyhine şahitlik yapmış, içimizi kanatmıştı. .Bunu duyunca, beraber çektirdiğimiz resimleri yırtmış, O’nu da ,hayatımızdan çıkarıp atmıştık..
Bir daha hiçbir araya gelmedik.
Kazadan sonra, Emin Kalafatoğlu aylarca Londra’da tedavi görmüş, hemen hemen vücudundaki bütün kırık kemikler platin çubuklarla birleştirilmişti. Uçak kazasından kurtulan Emin bey, Yassıada’da idama mahkûm olmaktan kurtulamamıştı..
İntihara teşebbüs eden Menderes hariç,14 idam mahkûmu, bir hücum bota bindirilmiş, hepsinin elleri arkadan kelepçelenmişti. Emin Kalafat, vücudundaki bütün kemikleri platinlerle takviye edilen bir insanın ellerinin arkasından bağlanmasının verdiği acıyla, “Bir an evvel assalar da bu acılardan kurtulsam” diye dua ederken.; Fatin Bey, Celal Bayar’ın sorusu üzerine Ortak Pazar’a dâhil olmanın faydalarını sanki bir üniversitede konferans verircesine anlatıyor; biraz ötede, hafız olan Agâh Erozan kısık bir sesle Kuran okuyordu…(Ankara, 29 Nisan 2014)

10 Ocak 2015 Cumartesi

Celal Bayar Anlatıyor; “Atatürk'ün Dini Görüşü ve Okullarda Din Dersi” Ali coşkun, 29 Aralık 2014-HABER1

Celal Bayar Anlatıyor; “Atatürk'ün Dini Görüşü ve Okullarda Din Dersi”
Ali coşkun, 29 Aralık 2014-HABER1
12 Eylül 1980 askeri müdahalesi sonrası her konunun yeniden düzenlenmesi çalışmaları içinde milli eğitime önem veriliyordu bu kapsamda gençlerin din kültürünü okullarda öğrenmeleri gündemdeydi. Kamuoyunda şiddetli bir şekilde tartışılan bu konuda her zaman ki gibi laikliği ve Atatürk'ün din anlayışını çarpıtan gruplar direnç gösteriyorlardı.Bu günlerde bazı kesimlerce konu tekrar ısıtılıp gündeme taşınınca yaşadığım olayı özet olarak sunmayı görev saydım.
Devlet Başkanı Kenan Evren bu konuda kararlı görüldüğünden ilköğretim ve orta öğretimde okutulacak Din kültürü konusunda hazırlanacak kitap için o sırada Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olan Prof. Dr. Hüseyin Atay ile Hadis kürsüsü başkanı Prof.Dr. Mehmed Said Hatiboğlu ile birlikte Hukuk Fakültesinden Siyasal Bilgiler Fakültesinden ve Hacettepe Üniversitesinden birer öğretim görevlisinden oluşan bir komisyon görevlendirmişti.
Hocalarımız faydalı bir çalışma yapabilmek ve din dersine Atatürk'ü alet ederek direnç gösteren kesimlere karşı güçlü olmak için önce Atatürk'ün bu konuda ki görüşlerini kaynaklara dayalı olarak araştırmaya karar vermişler, bu araştırmalar sırasında karşılarına o tarihlerde hayatta olan Atatürk'ün yakın çalışma arkadaşı Cumhurbaşkanlarımızdan Celal Bayar çıkmış kendisi ile bir söyleşi yapabilmek için beni aradılar ve bir randevu sağlamamı istediler.
Eski DP milletvekillerinden Servet  Sezgin beyle Celal Bayar'ı evinde ziyaret ederek durumu anlattık. “Yararlı bir hizmettir buyursunlar dedi” ve kendisini Prof. Dr. Hüseyin Atay, Prof. Dr. Mehmed Said Hatipoğlu ile birlikte 22 Haziran 1982 tarihinde İstanbul Çiftehavuzlarda ki konutunda ziyaret ettik. Bir asra merdiven dayamış (99) yaşına göre sağlığı yerinde sayılırdı zekası ise maşallah pırıl pırıldı yılları dün gibi hatırlıyor ve akıcı bir şekilde anlatıyordu, bu tarihi konuşmayı hem ben, hem de hocalarımız teyp ile kayda aldık böylece Celal Bayar'ın anlattıkları Atatürk'ün görüşleri doğrultusunda okullarda din derslerinin okutulmasında büyük destek sağlamış oldu.
Prof. Dr. Mehmed Said Hatipoğlu yönetiminde yayınlanan İslamiyat – kitabiyat dergisi eki olan bültenle 2007 Nisan – Haziran ayında bu söyleşiyi deşifre ederek yayımlandı.
Celal Bayar'la Atatürk üzerine yapılan uzun söyleşiden ve hocaların araştırmalarından önemli  gördüğüm bazı özet görüşler sunmakla yetiniyorum.
a) Araştırma Sonucu Heyetin Görüşü:
*Atatürk bilhassa 1923 tarihli beyanlarında kendisinin İslam dinine mensup olduğunu ve İslamiyet'in dine, fenne ve modern ilimlere muvafık bir din olduğunu belirtmişti. Memleketimizde bütün fertlerin dinini öğrenebilmesinin lazım geldiğinden, dinini öğrenebileceği yerin mektep olduğundan, dini öğretecek yüksek seviyede öğretmenlerin, din alimlerinin yetiştirilmesinin lüzumundan bahsetmişti.
b) Celal Bayar'ın ifadelerinin özeti:
*Atatürk'ün dini sahadaki görüşleri ve fikirleri memleketimize , yakın çevreye ve bütün Garp dünyasına yanlış aksettirilmiş, bilhassa Türkiye'de yapılmış olan inkılaplar dinin aleyhine olarak gösterilmiştir.
*Atatürk hiç bir zaman dinsiz değildi. Ve dinsiz olmaklığın ancak basiretsizlik olduğuna inanmış bir insandı. Hurafe (din dışı sonradan eklenen davranışlar)düşmanıydı.
*Atatürk her şeyden evvel bu laiklik meselesinin müslümanlar arasındaki (farklı inanışları ve davranışları) nifağı ve düşmanlığı kaldıracağına inanmıştır.
*Minarede ezan Türkçe okunur, Arapça okunur diye mesele oluyor. Ama caminin içerisinde Arapça kamet getiriliyor. Minarede yasaktır içeride serbesttir. Ya hepsi bir olur ya hiçbirisi olmaz.
*Söyleyebilirim ki ben çok zaman Peygamber'in peygamber olduğuna ve onun büyük adam olduğuna dair sözleri hiç tereddüt etmeden Atatürk'ün ağzından çıktığını işitmişimdir.
 (*)Bu söyleşi, 22 Haziran 1982'de İstanbul / Çiftehavuzlar'da Hüseyin Atay, Mehmed Said Hatiboğlu ve Ali Coşkun'un katılımlarıyla gerçekleşmiştir. (29 Aralık 2014, Ali COŞKUN - 58 ve 59 Hükümetler Sanayi ve Ticaret Bakanı)