7 Eylül 2015 Pazartesi

6-7 EYLÜL 1955 & "KARANLIKTA KALAN BÜYÜK UTANÇ", AMA KİMİN?... ELBETTE DP'NİN DEĞİL


6-7 Eylül olaylarının 50. yılı nedeniyle Toplumsal Tarih dergisi, 1956 yargılamalarının hâkimi olan amiral Fahri Çoker'in arşivini yayımladı.  Bu arada Fahri Çoker arşivinden de yararlanarak kapsamlı bir araştırma yapan, Almanya Bochum Ruhr Üniversitesi Tarih Fakültesi'nden Dr. Dilek Güven'in 6-7 Eylül adlı kitabı geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Bu yazı, Güven'in Toplumsal Tarih'te çıkan ve kitabının özeti niteliğinde.


6-7 Eylül olaylarının 50. yılı nedeniyle Toplumsal Tarih dergisi, 1956 yargılamalarının hâkimi olan amiral Fahri Çokerin arşivini yayımladı. Çoker, arşivindeki fotoğraf ve belgeleri, ölümünden sonra yayımlanmak üzere Tarih Vakfına bağışlamıştı. 6 Eylül gecesi ve 7 Eylül sabahı Milli Emniyet Hizmetleri ve yabancı gazetecilerce çekilen fotoğrafların büyük bölümü ilk kez yayımlanıyor. Çünkü sıkıyönetim tarafından yerli basına sansür getirilmiş, yabancı gazetecilerin fotoğraflarına da el konmuştu. Fahri Çoker arşivi Tarih Vakfınca kitap olarak yayımlanacak. Bu arada Fahri Çoker arşivinden de yararlanarak kapsamlı bir araştırma yapan, Almanya Bochum Ruhr Üniversitesi Tarih Fakültesinden Dr. Dilek Güven’in 6-7 Eylül adlı kitabı geçtiğimiz günlerde yayımlandı.
Bu dizide, Güvenin Toplumsal Tarihte çıkan ve kitabının bir özeti sayılabilecek makalesi, yine dergide yer alan Fahri Çoker arşivinden belge, fotoğraflar ve tanıklıklar eşliğinde yer alacak.
6-7 Eylül olaylarını çokuluslu Osmanlı devletinden Türk ulus-devletine geçiş döneminde yaşanan sorunlarla ilişkilendirmek mümkündür. Farklı etnik grupları barındıran Anadolunun homojen hale getirilmesi, Kemalist elit tarafından başarılı bir ulus-devletin vazgeçilmez şartı olarak görülmüş ve yeni kurulan devletin Hıristiyan azınlıklara haklarını garanti etmesine rağmen, 1920li ve 30lu yıllarda hükümetler zaman zaman aleni bir asimilasyon politikası gütmüştür. Her ne kadar tüm vatandaşların yasal hak ve yükümlülüklerdeki eşitliğinden söz edilse de, günlük hayatta devletin kimlik politikası temelde Türklük üzerinden belirlenmiş, bu yolla millet olma, modernleşme ve Batılılaşma sürecinin ivme kazanacağı ümit edilmiştir.
Hükümetin özellikle ekonomi politikası alanında aldığı önlemler, Türk unsurun taşıyıcı öğe olarak düşünüldüğünü gösterir. Nitekim 1942 yılında yürürlüğe giren Varlık Vergisi, Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin ekonomideki liderliğine son vermeyi hedeflemiştir.
Devletin zorunlu göç ve iskân politikaları da bu homojenleştirme çabalarıyla bir arada değerlendirilmeli, dolayısıyla, 1934teki, Trakya olayları olarak bilinen ve Yahudileri zorunlu göçe sevk için yapılan saldırılar ile 1930larda Kürtlere uygulanan iskân politikaları da bu bağlamda ele alınmalıdır. Aynı dönemde, 1929-1934 arası Anadolu Ermenilerinin Anadolunun merkezlerine ve ardından İstanbula göç ettirilmesinin amacı ise gayrimüslimleri tümüyle Anadoludan uzaklaştırıp İstanbulda toplamaktır. 1946 da yazıldığı düşünülen bir CHP azınlık raporu bunu açıkça ifade eder. Rapora göre, 1950lere kadar Anadolu, Yahudi ve Hıristiyanlardan temizlenmeli ve sonra İstanbul, Yunanistanla olan bağları ve nüfusun çokluğu nedeniyle Rumlardan arındırılmalıydı.
Seçmenlerin üçte biri
Türkiyenin 50li yıllardaki milli politikası 30lu ve 40lı yıllardaki politikaların devamı olarak değerlendirilmeli, bu doğrultuda 6-7 Eylül olayları etnik homojenleşme ve milli ekonomi yaratma çabası bağlamında incelenmelidir. Çokpartili hayata geçiş sonrası azınlıkların hükümetlerle olumlu ilişkiler geliştirmesi, gayrimüslimlerin seçmen olarak önemsenmeye başlanmasından kaynaklanır.
Bu dönemde, İstanbulda seçmenlerin üçte biri gayrimüslimdir. Seçim dönemleri CHP ve DPnin Varlık Vergisinin geri ödeneceği yönündeki vaatleri ise seçim propagandasından ibarettir.
Menderes hükümetinin azınlıklara karşı baştaki liberal politikası, gittikçe zorlaşan ekonomik koşullarla değişir ve ilişkiler gerginleşir. Özellikle Kıbrıstaki olaylarla birlikte 1953ten itibaren gazetelerde Patrikhane ve Rumlara karşı başlatılan kampanya, 6-7 Eylül olaylarından evvel doruğa ulaşır. Rumlara yöneltilmiş gibi görünen saldırı, aslında tüm azınlıkları içine almaktadır, Rum burada sadece bir örnektir. Gazetelere göre asıl suçlu, Türkleri provoke eden gayrimüslimlerdir. 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrısla ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59u Rumlara aitken, kalan yüzde 17nin Ermenilere, yüzde 12nin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.
İşyerleri Müslümanlara
Bu olaylar devletin hedefine uygun bir göç dalgası başlatır. Ancak, tahribatın yarattığı maddi zorluklar, İstanbuldaki Yunan Konsolosluğunun ve Patrikhanenin Rumlara İstanbulda kalmaları yönündeki telkini, Yunanistan hükümetinin Rumların Yunanistana yerleşimi konusunda çıkardığı bürokratik zorluklar ve Türk devletinin azınlıkların malvarlığının satışını engellemesi gibi nedenlerden dolayı, söz konusu göç olayların hemen ardından gerçekleşmez. Birkaç ay içinde, büyük işyerlerinin önemli bir kısmı gayrimüslimlerden Müslümanlara devredilir, büyük tahribata uğrayan dükkânlar ise hiç açılmamak üzere kapanır. Gayrimüslimlerin birçoğu artık Türkiyede yatırım yapmaktan kaçınır. Olaylardan altı ay sonra başgösteren göç dalgasıyla ulusu homojenleştirme planında bir adım daha atılmış olur. İstanbul basınıysa bu göçü daha çok geleneksel azınlık sadakatsizliği ve yabancı devletlerle tarihi ittifakla açıklama girişiminde bulunur.
Azınlıklar niye DPyi destekledi?
Gayrimüslimlerin çoğunun 1957 seçimlerinde Demokrat Partiyi desteklemesinin nedeni, bazı yazarların öne sürdüğü gibi, DPyi 6-7 Eylül
olaylarından sorumlu tutmamaları değildir. İlk planları seçimi boykottu, bu da DPnin örneğin İstanbulda seçimleri kaybetmesine yol açabilecektir, fakat DPnin iktidara geldiğinde intikam alabileceği korkusu ve CHPye olan geleneksel antipati nedeniyle seçime katılma kararı verilir.
1955ten itibaren DP hükümeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmış ve özellikle yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmiştir; şüpheli metotlarla muhalefeti susturma çabaları ise basının, aydınların ve öğrencilerin de DPden soğumasına yol açmıştır. Örneğin Alman Dışişlerinin bir raporuna göre daha olaylardan 15 gün evvel, muhalefeti kontrol amacıyla 7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmirde sıkıyönetim ilan edilmesine karar verilmiştir. 1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasasına getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir.
Hükümete göre, İstanbul Ekspres gazetesi 6 Eylülde halkı suça teşvik etmiş ve sivil örgütler Toplantı Yasasının verdiği özgürlüklere dayanıp yaptıkları gösterilerle ülkeyi kaosa götürmüştür.
Tanıklar anlatıyor:  Bir kamyon taşla geldiler
“Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, iki yaşındaydı Lula. (Sarıyer) Yenimahallede yazlıktaydık. İstanbuldan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman napalım derken artık karanlık da oldu. Arka tarafta bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden.
Öldürme değil, kırma iznimiz var
Ben Lulayı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hemen oda kapısını açtı. Türkçeyi Türk gibi konuşuyordu babam. Kırıyoruz dedi, Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun dedi, gelenler. Beni, karımı, kızlarımı öldürün dedi babam. Yok, öldürmeye iznimiz yok dediler, kırmaya iznimiz var. İsmini sordular, Kemal dedi babam. Afedersin, Kemal ağabey deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki, Hangi Kemal? Bu Koçodur, Rumdur. Tekrar geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde bir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, Kırın diyordu babam, ne yapsın, kırın, atın, helal olsun, atın! Kırdılar, vurdular, gittiler. Papazın kızlarını istediler. Burada yoklar dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler.”
Aynı saatlerde, F.S.nin kocası bir an önce ailesinin yanına gelmek üzere Sirkeciden yola çıkar. “O akşam kocam işteydi. Saat üçte geldi; Sirkeciden, Yenimahalleye yayan geldi. O da kırıp yırtıp da geliyordu, ne yapsın. Kırmayan, yıkmayan gâvurdur, diye düşünüyorlardı.” (Tarihe Bin Canlı Tanık projesi kapsamında 74 yaşındaki ev kadını F.S. ile yapılan görüşmeden.)
unan basınına göre 6-7 Eylülün sorumlusu İngilteredir. Arşivlerde de İngilterenin planlanlamada katkısı olduğuna dair ipuçları vardır. İngilterenin Atina Büyükelçisine göre yüzeysel Türk-Yunan ilişkilerini bozmak için küçük bir şok yetecektir
Konuyla ilgili ilginç bağlantılardan biri, İngiliz hükümetinin 6-7 Eylül olaylarının organizasyonunda bir payı olmasıdır. 1950lerin başında bir İngiliz sömürgesi olan Kıbrısın Rum-Ortodoks halkının Yunanistan ile bütünleşme isteği, İngiliz hükümetini 29 Ağustos-7 Eylül arasında Londrada Türkiye, Yunanistan ve İngilterenin katıldığı bir konferans düzenlemeye sevk eder. Neden, Kıbrıs olayının çözümüne bir katkı yapmak değildir. Yunanistan Kıbrıs konusunu sonbaharda Birleşmiş Milletlerin gündemine götürmeyi planlarken, İngiltere hükümeti Kıbrısın uluslararası bir platforma taşınmasını engellemek isteğindedir.
Konferansla hedeflenen, sorunun sömürgeci İngiltere ve Yunanistanın değil, Türkiye ile Yunanistanın gündemi olduğunun ispatlanmasıdır. Foreign Office bürokratlarının iadesiyle, Türkler pasif durumlarından uyandırıldıkları zaman Kıbrıs, BMnin gündemine girmeyecekti. Konferanstan önce MacMillan, Türk delegeleriyle görüşerek Yunanistana karşı uzlaşmaz bir tavır sergilemelerini ister:
“Türkler görüşlerini ne kadar sert ifade ederse o kadar olumlu olur.”
Politik ve ekonomik krizdeki Menderes hükümeti, kamuoyunun ilgisini Kıbrısa çekmeye çalışır. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, MacMillanın isteği doğrultusunda konferansta sert bir açılış konuşması yapar; eğer Atina Kıbrıs tavrında değişiklik yapmazsa, Türkiye de Lozan Antlaşmasını tekrar gözden geçirecektir. Türkiyenin bu katı tutumu Yunan delegelerini şaşırtır ve İngilizleri sorumlu tutmalarına yol açar. Olayların patlak verdiği 6 Eylülde Londradaki konferans dağılır.
Yunan basınına göre olayların sorumlusu İngilteredir; nitekim arşivlerde İngilterenin 6-7 Eylül olaylarının planlanmasında bir katkısı olduğuna dair ipuçları mevcuttur. Örneğin Atinadaki İngiliz Büyükelçiliğinin Yunan-Türk dostluğunun çok yüzeysel bir vaka olduğuna değinen ve küçük bir şokun, örneğin Selanikteki Atatürkün evinde meydana gelecek küçük bir tahribatın derhal ilişkiyi zedeleyeceğinden bahseden Ağustos 1954 tarihli bir beyanı söz konusudur. İngiliz Dışişlerinden bir bürokrat ise daha açık ifadeyle Ankarada meydana gelecek birkaç olayın aslında işlerine çok yarayacağını belirtir. İngiliz Milletvekili John Strachy de Türkiyenin aslında Kıbrısın Yunanistana verilmesinden çekinmemesi gerektiğini, çünkü garanti olarak İstanbulda büyük bir Rum azınlığı olduğunun altını çizer.
Yumuşak protesto
İngilterenin olayların hemen ardından verdiği tepki de dikkat çekicidir. Dışişleri Bakanı MacMillan, Türkiyeye, zarar gören İngiliz vatandaşların tazminat haklarının ertelenmesini öngören yumuşak bir protesto çeker. Foreign Office de İngiliz basınında İstanbulda yaşayan İngilizlerin de büyük zarar gördüğünün altının çizilmesini ister. Böylelikle İngilterenin olayların planlanmasında bir rolü olmadığı kanıtlanmak istenmektedir.
6-7 Eylül olaylarında İngiltere için en büyük başarı Amerikanın Kıbrıs politikasının değişmesidir. Yunanistan 1955 baharında Kıbrıs meselesini BM gündemine getirmek istediğinden söz ettiğinde, hükümeti bu planı desteklemeye eğilimli olan Amerika, olaylardan sonra ise NATO üyesi bu iki ülkeye aynı içerikte sert bir protesto çeker ve BMde Kıbrıs konusunun gündeme gelmemesi için lobi çalışmaları başlatır. İngiltere amacına ulaşmıştır. 23 Eylül 1955 günü BMde yapılan oylamayla, Kıbrıs sorunu gündem maddesi haline getirilmez.
6-7 Eylül olaylarının kimler tarafından gerçekleştirildiği sorusunu cevaplamak için devletin fail olarak suçladığı kesimden başlanabilir. Sıkıyönetim ilan edildikten sonra İstanbulda 5 bin 104, Ankarada 300, İzmirde ise 170 kişi tutuklanır. Hükümetin yaptığı ilk açıklamaya göre gençlik Selanikteki patlamalarla ilgili bir miting düzenlemiş, komünistler de bundan faydalanıp tahribat yapmıştır.
Hükümet, 10 Eylül 1955te sıkıyönetim dolayısıyla üç bölgeye ayrılmış İstanbulda Beyazıt, Beyoğlu ve Kadıköy askeri mahkemeleri olmak üzere üç ayrı mahkeme kurar.
Hâkimler, özellikle polislerin faillerle ilgili hiçbir kanıt toplamamış olmasından şikâyetçidir. Sol eğilimli şahıslar veya komünistler ise polis tarafından rastgele hazırlanmış bir listeye göre tutuklanır. Listede, ölmüş veya askerde olan kişiler bile vardır. Tutukluların çoğu Aralık 1955te serbest bırakılır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, muhalefet lideri İsmet İnönünün, hükümeti ağır bir dille eleştiren ve gerçek suçluları takip yerine suçsuz vatandaşlara işkenceyle suçlayan konuşmasıdır. Menderes, bu konuşma için İnönüye, “Paşam vatan bu konuşmayı affetmeyecek” diyecektir.
6-7 Eylül olayları iktidardaki Demokrat Partisi, Milli Emniyet Hizmetleri (MAH), öğrenci/gençlik dernekleri, sendikalar ve Kıbrıs Türktür Cemiyetinin (KTC) işbirliğiyle organize edilmiştir. Görünürde öğrenci dernekleri tarafından resmi olarak Ağustos 1954te kurulan KTCnin amacı Kıbrıs konusunda Türkiyenin pozisyonunu desteklemek ve kamuoyu yaratmaktır.
Fakat aslında Londradaki Türk büyükelçiliğinin telkiniyle hükümet tarafından kurulmuş olan bu derneğin yönetiminde şu adlar görülür: Hikmet Bil (Hürriyet gazetesi yazıişleri müdürü ve avukat), Hüsamettin Canöztürk Milli Talebe Federasyonu Başkanı), Orhan Birgit (gazeteci), Ziya Somer (öğrenci) ve gazeteci olduğunu öne süren Kamil Önal. Dernek, kuruluşundan itibaren hükümetle yakın işbirliği içinde olmuştur. Örneğin Hikmet Bil, Menderes ve Dışişleri Bakanı Fuat Köprülüye 1952 Atina gezisinde -Menderesin özel isteğiyle- refakat eder. Her ne kadar Bil derneğin halktan bağış toplayarak Kıbrıs davası için hükümete teslim ettiğini öne sürse de, aslında tersine devletin desteği söz konusudur; KTCye kuruluş yılında 350.bin TL, daha sonra da her sene 200.bin TL ödenir. Sadece gazeteci değil, aynı zamanda MAH üyesi olan bir diğer idare heyeti üyesi Kamil Önal ise KTCden önce, Ermeni ve Kürtlerin aktivitelerini gözlemlemek üzere Suriyede görev almıştır. KTC aynı zamanda öğrenci ve gençlik dernekleriyle de yakın ilişki içindedir. Örneğin Türkiye Milli Talebe Federasyonu Başkanı Hüsamettin Canöztürk KTCnin idare heyetindedir ve dernekte öğrenci sayısı bir hayli yüksektir.
KTCnin diğer bir ayağını teşkil eden sendikalar da o dönemde hükümet tarafından finanse edilen ve ideolojileri devlet tarafından belirlenen örgütlerdir. KTC ile sendikalar arasındaki işbirliği, KTC şube başkanlarıyla sendika başkanlarını aynı kişilerin teşkil etmesine kadar gidebilmektedir. Tekstil Örme Sanayii İşçileri Sendikası Başkanı Bahir Ersoy, hem Türkiye Milli Gençlik Teşkilatının (TMGT) başkanı, hem de KTCnin kuruluş üyesidir.
KTC Paşabahçe şubesinin idare meclisi de Paşabahçe Cam ve Şişe Sanayii İşçileri Sendikasının idare heyetince oluşturulmuştur. Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası İdare Meclisi Üyesi Fethi Çelik aynı zamanda KTCnin Karagümrük şubesi idare meclisine, Su İşçileri Sendikası üyesi Kemal Nadi, Fatih şubesi idare meclisine üyedir.
Annem başörtüsü taktı, Türk sandılar
 Kumkapıda, iki katlı kâgir evinin önünde, yarım yüzyıl önceki kâbusu anlatıyor, Sarkis Çerkezyan. Gizli TKP üyesiydi. Kumkapıda iki marangoz dükkânı vardı. Evi Yedikuledeydi.
“Anneme, Müslüman kadınlar gibi görünsün diye beyaz başörtüsü taktık. Pencereye bir bayrak uydurduk. Kapıya oturdum. Kalabalık bir grup önümden aktı. Kiminin elinde bir top kumaş, kiminde bir makine parçası vardı. Bütün cadde eşya doldu. Sadece Rum evlerini değil, tüm gayrımüslimlerinkini yağmaladılar. Yedikule Caddesi üzerindeki bir kiliseyi ateşe verdiler. Kıvılcımlar bizim evin üstüne düşüyordu. Caddede üç kişi durdu. Bizim eve bakıyorlardı. Yanlarına gittim, Bu evin sahibi Ermeni. Şimdi Floryada yazlıkta. Aşağıda ben varım, hatırlatırım dedim. Annem Müslüman bir kadın gibi kahve pişirdi. İçtik birlikte… Yağma saatler sürdü. Gece yarısına kadar kapıdan ayrılmadım. Sonraki gün dükkânıma gittim. Kepenkler kırılmış, dükkâna girilmişti. Benim dükkâna komşum Laz Mehmet girmiş. Sabahları birlikte çay içerdik. Çok ağrıma gitti.
Evet, 6-7 Eylülde çok çektik. Ama bu halkın çok iyiliğini gördük. Tehcirden kaçıp Karaman dağlarına çıkan babamı, idam fermanı olmasına rağmen sakladı Türk köylüsü. Eşimin cenazesine ta Silifkeden geldiler. Ermenistana yerleşecektim, bırakıp da gidemedim. Hem hanım istemedi hem de yoldaşlarım bırakmadı. Çünkü büyük düşlerimiz vardı.”
Tanıklar anlatıyor: Beyoğlunu yıktılar siz duruyorsunuz…
“Üç parti olarak geliyorlardı. İlk parti bağırıyor çağırıyor, ikinci parti Rum dükkânlarını kırıyordu. Kepenkler kolay açılmıyordu. Hazırlıklıydı bu iş, ellerinde demir sopalar, kepenkleri deldiler, açtılar, neler varsa hepsi yere döküldü. Üçüncü parti hırsızlık için geliyordu. Ve çanlar çalıyordu, kiliselere girdiler, çanları çalıyorlardı. 12ye kadar yani… Nasıl yaşadık, tarif edemem.”
Rumlar 1953-1954 yıllarında Kıbrısın Yunanistana ilhakı istemiyle
adada Türklere ve İngilizlere yönelik şiddete başlarlar. Kısa sürede Kıbrıs sorunu milli bir dava haline döner.
“O yıllarda ekonomik durgunluk vardı, enflasyon artıyordu. Müthiş bir darboğaza girdi Türkiye, darboğaza girince, halkın (ilgisini) başka bir tarafa çekmek icap etti.”
Birbiri ardına Kıbrıs sorununu sahiplenen dernekler kurulur. Ulusal basında başlatılan bir kampanya ile Patrikhane ve Rumlarla ilgili yayımlanan olumsuz haberler, vatandaşların Ya Taksim, ya ölüm sloganları ile İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerde mitinglere zemin hazırlar.
Takvimler 1955 yılını gösterdiğinde, Kıbrıs sorunu iç ve dış politikanın en önemli tartışma konusu haline gelir. Ağustos sonunda başlayan ve İngilterenin davetiyle düzenlenen Londra Konferansında adanın ve garantör devletlerin statüleri tartışılır. Konferansın ikinci tur görüşmeleri başlamadan bir gün önce 4 Eylül günü Kıbrıslı Türkler, Rumların adada yürüttükleri Enosis politikasını mitinglerle protesto ederler.
6 Eylül, öğle saatleri
6 Eylül günü, Selanikteki Atatürkün evinin bombalandığı haberi İstanbula ulaştığında Başbakan Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay öğle yemeğinde beraberdir. Menderes, haberin radyodan duyurulması talimatını verir. İstanbul Ekspres gazetesi de ikinci baskısını yaparak haberin tüm İstanbulda duyulmasını sağlar: “O gün Dolmabahçedeki maçtan çıktık, kapıda akşam gazeteleri vardı. Ekspres, büyük başlık atmıştı, Atamızın evi bomba ile hasara uğradı diye. Herkeste büyük bir infial doğdu. Fakat sonradan öğrendik ki,
Atatürkün evine bombayı koyan MİTmiş.” (72 yaşındaki emekli bankacı H.Ö., Tarihe Bin Canlı Tanık)
Kıbrıs sorunuyla ilgilenen dernekler bu haberi kısa sürede duyar ve misillemeye yönelik açıklamalar yaparlar. Tepki sokağa dökülmeye hazırdır ve aynı gün, akşamüstü derneklerin örgütlediği büyük bir grup Taksime yürüyüşe geçer. İlerleyen saatlerde Ya Taksim, ya ölüm, Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır sloganları ile yürüyen gruplar ilk olarak Rum gazetelerinin bürolarına saldırır.
“O akşam sinemadaydım, meğer ki gündüzden beri hazırlıklar varmış, Süreyya Sinemasındaydım, film oynarken durdurdular filmi, biri çıktı sahneye bir şeyler söyledi, Ne alakası var dedik, yine de aymadık, çıktık ki millet caddelerde!” (71 yaşındaki eczacı M.S., Tarihe Bin Canlı Tanık)
Ancak Müslüman ailelerin bir kısmı o gece olacaklardan haberdardır: “Haber geldi bize, bu gece bir şeyler olacak dediler, biz korktuk sanki bize olacakmış gibi. Manolun kurukahve dükkânını, Rum gazinolarını kırdılar. Rumların nesi varsa hepsini kırdılar. Yervant vardı, o Yahudiydi, onun mefruşat dükkânının camlarını kırdılar, yırttılar kumaşları; topları böyle arabaların arkalarına bağladılar, arabanın biri bu tarafa gitti biri şu tarafa, yırttılar onları.” (60 yaşındaki ev kadını M.Y., Akdeniz Sesleri)
Korkmayın, biz buradayız
“Olaylar bizim burada, Büyükderede de başlayınca, gayrimüslim komşularımız tedirgin oldu, biz de onları evimize aldık. Babam kiliseye takıldı. Ama yine de arkadan girip yakmışlar kiliseyi. Sabaha kadar nöbet tuttuk. Başka yerlerden motorlarla gelenler oldu.” (84 yaşındaki müteahhit S.O., Akdeniz Sesleri)
“Büyükdereli gençlerin, bizlerin Rum arkadaşlarımız vardı. Ben o zaman kulüp başkanıydım, Rum çocukları çağırdım, Telaş etmeyin biz buradayız, size bir şey yaptırmayız dedim. Korktular, sindiler, dövecekler, parçalayacaklar, öldürecekler diye. Hiç unutmam Andon vardı, matbaacı. Apostol vardı sonra. Beyaz Parka doğru sahilden yürüyoruz beraberce, bu arada haberler geliyor, Beyoğlunu şöyle yıktılar, böyle parçaladılar. O sırada bir araba geldi, kırmızı vişneçürüğü renginde. Arkasından upuzun kumaş parçası, sürünüyor yerlerde. Tam parkın önünü dönerken, arabanın içinden, Ne duruyorsunuz lan Beyoğlunu yakıyorlar, Rumların yerlerini yıktılar, siz duruyorsunuz! dediler. Araba hızla gitti. Andona dedim ki, Sen merak etme, evine bıraktım onu. Kilisenin kapılarını kırmışlar, çok güzel ikonalar vardı, hep parçalamışlar, yerlere atmışlar.” (Emekli bankacı H.Ö.)
Kiliseler de yağmalandı
Şehrin dört bir yanında, evler ve işyerleri yağmalanırken, kiliseler de ateşe verilir; hatta bazı gayrimüslim mezarlıkları parçalanır. Balıklı Rum Kilisesinin papazı öldürülür. Kiliselere girdiler, bidonların içine gaz doldurdular, kiliseleri yaktılar, Burası Rum kilisesi dediler. Samatyadaki kiliseye girmişler, orayı da tarumar etmişler. Sanmışlar ki, o da Rum kilisesi, kilise ya! Mahmutpaşayı berbat ettiler. Onlar sandılar ki bütün şeyler dükkânlar Rumdu, halbuki Ermeni de vardı orda. Genel olarak Ermeni kilisesine dokunmadılar, ne patrikhaneye dokundular, ne Kumkapıdaki kiliseye dokundular. Tertipti, tertip şöyle ki Aileye dokunma, mala dokun, aileye dokunmadılar. Geldiler, ne varsa yıktılar, radyoları aşağı attılar, buzdolaplarını aşağı attılar. Çapulcular, Rumların kadınlarının ellerinden, yüzüklerini, bileziklerini aldılar. Dışarıdan gelenler, Hangisi Ermeni evi, hangisi Rum evi? diye soruyorlardı. Bizim yanımızdaki ev Rumdu, onu tarumar ettiler.”
Olaylar yağma ve talana dönüşür.
“Bizim köşedeki mezeciye, sütçü Argiri, saldırdılar. Bahariye Caddesi ve Altıyoldan aşağı kumaş dükkânları ve kuyumcular yağma edildi. Ben gözümle gördüm kaşarpeyniri imalathaneleri vardı, kaşarlar denize yuvarlanarak gitti. Kumaş yığınlarından, tramvaylar çalışamadı.” (67 yaşındaki şoför A.İ.T., Akdeniz Sesleri)
Yüksek rütbeli bir Türk bürokratın itirafı: Atatürkün evi, 6-7 Eylül Olaylarında bir gerekçe olarak kullanılmak amacıyla bombalandı. İngiliz ve Alman kaynaklarına göre olayların tertiplenmesinde devlet ve hükümet yetkililerinin de payı vardı
6-7 Eylül Olaylarından bir ay evvel Kıbrıs Türktür Cemiyetinin (KTC) faaliyetleri artar; Hikmet Bil ve Kamil Önal, Londra, Kıbrıs ve İstanbul arasında mekik dokur. Ağustos 1955 ortasında üç şubesi olan derneğe, 6 Eylüle kadar 10 yeni şube eklenir. Bunların birçoğunun Demokrat Partinin ocak bucak örgütleri tarafından kurulmuş olması dikkat çekicidir.
4 Eylül 1955 günü Hikmet Bil öğrencilere verdiği bir direktifle Taksim Meydanında Rumca gazeteleri yaktırır. Kamil Önal ise aynı gün, üzerinde Kıbrıs Türktür yazılı tam 20 bin plakatı bastırtıp öğrencilere dağıttırır. Olaylardan bir gün evvel Menderes, Bil ile görüşüp Londradaki Kıbrıs konulu konferansa katılmış olan Zorludan bir şifreli telgraf aldığını ve bu telgrafta Zorlu, Türkiyeden tepki beklediğini, Londrada zapt edilemeyen bir Türk kamuoyundan bahsedilmesini istediğini anlatır.
Bu bilgi aynı gün Bil tarafından KTC şubelerine iletilir. 7 Eylül 1955 günü KTCnin tüm idari meclis üyeleri tutuklanır ve dernek kapatılır. Tutuklananlar arasında sendikalı işçi, öğrenci ve DP üyesi çoktur. İşçi sayısının fazlalığı, sendika başkanlarının KTC üyelikleriyle
açıklanabilir. Tutuklamalar sonucu 34 sendika kapanır. Olaylardan evvel işçiler, sendika başkanları tarafından mobilize edilmiş, sendikaların yardımıyla taş, balta, gibi araçlar temin edilmiş, Tekstil İşçileri Sendikası tarafından bayraklar dikilmiştir. Şoförler Cemiyeti ve Motorlu Taşıt İşçileri Sendikasının üyeleri sayesinde ise saldırganları şehrin tüm noktalarına taşıyan araçların koordinasyonu sağlanmıştır.
Tutuklananların büyük bir kısmı aynı zamanda Demokrat Parti üyesidir. Partinin Kızıltoprak şubesi üyelerinden, Fenerbahçedeki saldırgan grubunun önderi Serafim Sağlamel, elinde gayrimüslimlerin adres listeleriyle tutuklanır. 6 Eylül 1955 günü Demokrat Parti
üyeleri merkezden, İstiklal Caddesinde ufak çapta bir nümayiş düzenlenmesi ve birkaç dükkânın camının kırılması yönünde bir direktif almıştır. Tahribatın bu kadar büyük olması bazı parti üyelerini şaşırtmışa benzer.
Öğrenci ve gençlik örgütleri ise 6 Eylül öğleden sonra yapılan mitinglerde halkı kışkırtmak için kullanılır. Hem Milli Emniyet/Amele Hizmetleri (MAH) hem de Demokrat Parti ile yakın ilişkide bulunan Mürşit Yolgeçen adlı bir üniversiteli mitinglerde önemli bir rol oynamıştır. Yolgeçen, birkaç gün önce Üniversiteler İstanbul Talebe Cemiyeti adında, sadece beş üyesi olan bir dernek kurup, olayların başladığı saatlerde Beyoğlunda kendini bu derneğin başkanı olarak tanıtır ve Atatürkün evinin patlama haberini duyurur.
KTC ve gençlik örgütleri üyeleri hapishanede Emniyet Başmüfettişliğinin aralarına soktuğu bir ajana, bu olayların organizasyonu için hükümet ve devletin bazı resmi makamlarından para ve direktif aldıklarını ve serbest bırakılmadıkları takdirde bu durumu açıklayacaklarını itiraf ederler. Bu arada, kaldıkları hapishanenin koşulları oldukça elverişlidir. İstihbarat mensubu Kamil Önal hapishanedeyken KTC bürosunda bulunan ve istihbarata ait bir dosyayı öğrencilere yaktırır. Aralık 1955te, KTC idare heyetlerine üye 87 kişi serbest bırakılır ve 12 Şubat 1956da 17 kişiye dava açılır.
Tek suçları, gazete yakmak
Mahkemenin iddianamesi KTC üyelerini sadece olaylardan evvel Taksim Meydanında öğrencilere yaktırılan Rumca gazetelerden dolayı suçlamaya yöneliktir; 6-7 Eylül Olaylarındaki teşvik ve destekleri göz ardı edilir. Mahkemeye bu olaylarda Demokrat Parti üyeleri ile MAH, öğrenci-gençlik dernekleri, sendikalar ve KTCnin işbirliğine işaret eden, 1. Şube tarafından hazırlanmış bir fezleke intikal eder. Fakat Emniyet Umum Müdürü Kemal Aygün, Kominformun bu olaylarla ilgisinin açıklanmadığı gerekçesiyle MAH mensubu general Şevki Mutlugilden yeni bir fezleke ister. Bu fezlekeye göre 6-7 Eylül Olayları, Kominform ve Komintern tarafından NATOya sabotaj amacıyla düzenlenmiştir. Sunulan kanıtlar, Türkiye Komünist Partisi broşürleri ile Nâzım Hikmetin Kıbrıs işçilerine emperyalist güçlere başkaldırma çağrısı yapan iki mektubudur. Mahkeme sadece bu ikinci fezlekeye dayanarak KTC ve gençlik derneği üyelerini yargılar.
İddianamede Kemal Önalın Lübnanda MAH için çalışırken Komintern çevreleriyle ilişkiye girdiği ve 6-7 Eylül Olaylarının organizasyonunda bu ilişkilerinden yararlandığı öne sürülür. Mahkemeye ve MAHtan gelen
ikinci rapora göre Önal, KTCdeki faaliyetleri sırasında ise artık MAH mensubu değildir. Bu argüman ile olayların organizasyonunda MAHın iştiraki imkânsız kılınmış olur. Oysa Selanikte Atatürkün evinin bahçesine konulan ve olayları başlatmak için gerekçe olarak kullanılan bombadan bile MAH sorumludur. Yüksek rütbeli bir Türk bürokrat, bir ABD Büyükelçiliği üyesine bu patlamanın 6-7 Eylül Olaylarında bir gerekçe olarak kullanmak için gerçekleştirildiğini itiraf eder. 12 Ocak 1957de tüm suçlular İstanbul 1. Ceza Mahkemesi kararıyla kanıt yetersizliğinden beraat eder.
Özellikle İngiliz ve Alman kaynaklarına göre, 6-7 Eylül Olaylarının organizasyonuna iştirak edenler arasında Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Menderes, İçişleri Bakanı Namık Gedik, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve İstanbul Valisi Gökay ile İzmir Valisi Kemal Hadımlı vardır. Emniyet Başmüfettişliğinin bir raporuna göre, hükümet Yunanistana baskı yapmak için küçük çapta bir olay planlamış, ama olaylar çok genişleyince suç komünistlere atılmıştır. 1960 darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemesinde, adı geçen hükümet üyeleri 6-7 Eylül Olaylarından dolayı da suçlanır. Her iki mahkemede (İstanbul ve Yassıada) olayların Demokrat Parti üyeleri ile MAH, öğrenci/gençlik dernekleri, sendikalar ve KTCnin işbirliğiyle gerçekleştirdiğine dair delil bulunmasına karşın, iki davada da bu durum değerlendirilmez. İstanbul mahkemeleri (1955-1957) devletin olaylarla suçlanmaması için, önde gelen hükümet üyelerinin, DP parti üyelerinin ve MAHın failliğini göz ardı eder. KTCye açılan dava, cemiyetin önderlerinin mahkûmiyeti durumunda hükümetin olaylardaki sorumluluğunun ortaya çıkarılacağı tehditleriyle beraatla sonuçlanır.
Yassıadadaki davanın amacı
Yassıadadaki davanın amacı ise bu olaylarla ilgili olarak sadece Demokrat Partiyi suçlamaktır; zira KTC, MAH, öğrenci dernekleri ve sendikaların suçsuzluğunun İstanbul mahkemeleri tarafından ispatlandığı kabul edilmiştir. Suçlanan hükümet üyelerinin avukatlarının Yassıadada o dönemin MAH mensuplarının tanık olarak dinlenmesi talepleri reddedilir.
Dönemin istihbaratı henüz askeriyeye bağlı bir birim olduğundan, MAHı suçlamak, aynı zamanda 27 Mayıs 1960tan beri yönetimi elinde tutan askeri rejimi sorumlu tutmak anlamına gelecektir. Sonuçta İstanbul ve Yassıada davalarının amacı 6-7 Eylül Olaylarına açıklık getirmek değil, sadece dönemin politik tercihlerini savunmak ve meşrulaştırmaktır.
Tanıklar anlatıyor: Talan bitti, sıkıyönetim geldi
Anneannem ağlıyordu, Aman evladım kimsenin malına dokunma, bunlar bizim komşularımız diyerek… Derikli Ustanın meyhanesine ilk baltayı, her akşam orada veresiye içki içen zabıta vurdu…
Saatler ilerler, ancak semtlere dağılmış olan kalabalığın öfkesi dinmez. İstanbul en uzun gecelerinden birini yaşamaktadır. “Rum çocukları evlerine bıraktım, eve geldim. Caminin karşısındaydı evimiz. Anneannem kapının önünde taşın üzerine oturmuş, titriyor ve ağlıyordu. Beni görünce Aman evladım, kimsenin malına dokunma, bunlar bizim sittin senelik komşularımız diyerek ağladı. Bir şey oldu, bir süre sonra Rumlardan kalma bir tabak getirdiler eve, anneannem tepki gösterdi, Eve sokulmaz bunlar, tarumar oluruz dedi. Son dakikaya kadar burada, Büyükderede iskelenin içinde Anastas ve Niko vardı, pastacı, dükkânının yıkılmaması için sonuna kadar direttik. Fakat öyle bir güruh geldi ki, üf, gözü dönmüş, parçaladılar dükkânları…” (72 yaşındaki emekli bankacı H.Ö., Tarihe Bin Canlı Tanık)
Aynı gün bir başka ilde, İzmirde de şiddet olayları yaşanır. Saat 24.00te İstanbulda ve İzmirde sıkıyönetim ilan edilir, sokağa çıkmak yasaklanır. Emniyet müdahalede gecikmiştir:
“Polis istese mani olamaz mı, yahut asker, olurdu. Modada, karşıda, meyhane vardı Derikli Ustanın, demir kepenkli, orada her akşam veresiye içen bir belediye zabıta memuru vardı, kepenge ilk baltayı o vurdu. Bizim evin altında Aksiyotis vardı, düzgün, emeğiyle geçinen, vasat ama medeni kimselerdi, ter ve korku içindeki hallerini hatırlıyorum. Feci bir şeydi, 5-10 gün kulağımdan şangırtı sesleri gitmedi.” (71 yaşındaki eczacı M.Z., Akdeniz Sesleri)
“Pastane Stasuliyi kırdıklarında, bir bekçi vardı, Hadi çocuklar tamam, tamam diyordu. Bir akrabam da Çengelköyde dedi ki, bir gece içinde polisi, bekçisi hepsi değişmiş.” (68 yaşındaki emekli öğretmen E.P., Akdeniz Sesleri)
Akşam saatlerinde Ankaraya doğru yola çıkan trene ulaşan dehşet haberleri, Bayar ve Menderesin İstanbula dönmesine yol açar. Bakanlar Kurulu, sıkıyönetim kararı alır. Bu arada Londra Konferansındaki Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorluya olaylarla ilgili bilgi verilir.
“Ordu gelince çil yavrusu gibi dağıldılar, kimse kalmadı. Bu olaylardan sonra aradan zengin olanlar oldu. Ama sonunda tonganın altına Menderes gitti, o ayrı.” (78 yaşındaki emekli öğretmen O.D., Tarihe Bin Canlı Tanık)
“En çok İstiklal Caddesine zarar verildi. Günlerce o çöpler durdu. Temizlenemedi İstanbul. Hadiselerden sonra 3-4 gün sokağa hiç kimseyi çıkarmadılar. Yüksekkaldırıma indiğim zaman, bir de ne göreyim, o güzelim vitrin camları aşağıda, piyanolar, orglar, kontrbaslar, saksofonlar yerlerde, parça parça. Ve dükkânın kepenkleri kazmalar, küreklerle parçalanmış. Ve içeri girdiğiniz zaman, baktım birisinin elinde süpürge, böyle süpürüyor dükkânın içini, mal sahibiymiş, Geçmiş olsun dedim. Sağ olun dedi, Şu dükkânın haline bakın diye ağlıyordu adam.” (76 yaşındaki kunduracı S.B., Tarihe Bin Canlı Tanık)
“İnanır mısınız, 5-6 ay Beyoğluna çıkamadım, o manzarayı görmemek için. Derler ki, bir ay, bir buçuk ay, tabii peynirler, yağlar dökülmüşler, onların o kokuları çıkmamış Beyoğlundan.” (Emekli bankacı H.Ö.)
Yaraları yine komşular sardı
Günün ilk ışıklarıyla ortaya çıkan dehşetin yaralarını yine komşular sarar: “Birçok Müslüman Türk komşumuz vardı, bize geçmiş olsun demeye geldiler. Ama bazıları da gece köşeye çıktı, Var olun çocuklar, var olun diye destek verdi ve tabii artık onlar bize selam veremiyorlardı. O günden sonra içimize korku girdi. Bu olayları yapanlar bilmediler ki, düşünmediler ki, bu zarar memleketin zararı. Evet, Rumundu, bilmem neydi, ama burada yaşıyordu, para, devletin parasıydı.” (E.P.)
İki günün sonunda pek çok insan tutuklanır. 10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı istifa eder. Kıbrıs Türktür Derneği kapatılır. 12 Eylül günü Meclise taşınan olaylarda DP iktidarı komünistleri suçlar, aralarında Kemal Tahir ve Aziz Nesinin bulunduğu insanlar tutuklanır, ancak 1956da aklanırlar.
“Ben hep diyorum, Türkiyenin ekonomisi, 6-7 Eylülden sonra bozuldu. Çünkü devlet (zararlara karşılık) para ödedi. Ondan sonra Türkiye çöktü. Türkiyenin ekonomisini tutuyordu onlar. Taksimde tek dükkân kalmadı. Eskiden parası olmayanlar zengin oldu.” (70 yaşındaki ev kadını K.A., Tarihe Bin Canlı Tanık)
“Çıkıyorduk, her yerde yazılı, Vatandaş Türkçe konuş. Rumca konuşamazsın, gâvursun. 56da, Angelos karısını aldı, İtalyaya kaçtı. Biz kaldık. Biz gitmek istemiyorduk İstanbuldan tabii. her sabah, adamın biri geliyordu köşede Lulayı kolluyordu, bekliyordu. Sokağa çıkamıyorduk. Ondan sonra, 64te, yavaş yavaş hepsi gittiler, yani Rum kalmamaya başladı İstanbulda. Artık yaşanmazdı burada.” (74 yaşındaki ev kadını F.S., Tarihe Bin Canlı Tanık)
“Biz bu 55teki olayları unuttuk, çoğumuz. Ve gittiler diyorlar, bazı Rumlar da diyor bunu. Yoo, o zamandan sonra biz gitmedik. 50 aile gitmiştir belki, 56larda, 57lerdeki hadiselerden sonra. 63te Kıbrıs çok alevlendi. Ya Taksim, ya ölüm her tarafta megafonlar, mikrofonlar, sinir harbiydi bizim için, doğruya doğru. O zaman, işte, hayatımız zordu. Rum olduğumuzu söylemeye çekiniyorduk. Mesela diyorduk ki çocuklara, Sesli Rumca konuşmayın, Konuşacaksanız sessiz konuşun. Çünkü hemen görüyordunuz, yüz ifadesi değişiyordu insanların. Bu benim vatanım. Ben burada doğdum, burada yaşadım, anam, babam, böyle. Ben nasıl gideyim, Amerikaya giden Rumlardan değilim, biz göçmen değiliz bir defa. Ben burasını seviyorum, Yunanistanı da. Ama burası da benim vatanım. Sonradan göç başladı ya, 63ten sonra, 64te. Hiç gitmeye niyetimiz yoktu. Diyordu ki eşim Eğer mecbur kalırsak, sonuncusu olayım, buradan gidişimle!” (E.P.)
Arka bahçede yanan perde
“Biz uyuyorduk, aşağıda Erzurumlu kiracılarımız vardı. Onlar duymuşlar, geldi kapıları vurdu, Kalkın dünya yıkılıyor, siz daha yatıyorsunuz diyerekten. Bir kalktık, hakikaten dünya yıkılıyor, o, ben, ablam, birkaç kişi toplandık, sokağa çıktık. Felaket. Arabaların arkasına (kumaş) topları takıyorlar, toplar, dört tane takıyor, dört parça arabalar sürüklüyor topları. Çikolatadan geçemiyorsun, yerlerde şekerler çürüyor, basıyor millet. Osmanbeye doğru gittik. O kristaller, saatler, pastalar, çikolatalar… Osmanbey yıkılıyor, bütün millet orada. Nişantaşına döneceğiz, bizim mahallenin delikanlıları, o zamanlar, bir mağaza, Dede mağazası, kırıyorlarmış orda, böyle bir top çocuk tulumu geldi kucağıma. Ablam dedi, Bunların malı bize yaramaz, ver sen bunu aldı paramparça etti kumaşları. Bir tek pembe şapka kalmış elimde, vermedim onu sakladım. Oradan Nişantaşına gittik, çok fettandı, bu benim büyüğüm ablam. Bir top perde gelmiş onun kucağına, nasıl biliyor musunuz, bütün sim, altın gibi bir perde, oradaki apartmanlardan, nerden kırmışlarsa. Eve getirdi perdeyi, bu sefer bir komşumuz, Böyle bir perde sizde yok, ya sizi karakola götürürlerse. Başladı mı ablam dövünmeye, Biz napacağız, bunu. Hadi bakalım, kovanın içine sokar perdeyi, bir de kibrit çakar, yak Allah yak, haftalarca o per- de yandı. O komşunun yüzüne yaktık, ama dünya hakikaten kırıldı, çok berbattı, yani çıkılmıyordu, Osmanbeye, Nişantaşına.” (80 yaşındaki işçi N.Ç., Tarihe Bin Canlı Tanık)
(Tuğba Çameli ile Akdeniz Sesleri ve Tarihe Bin Canlı Tanık Projeleri ekibince hazırlanmıştır. Toplumsal Tarih Dergisi Eylül Sayısı)

25 Haziran 2015 Perşembe

16 HAZİRAN 1950 - 16 HAZİRAN 2015;, "65. TÜRKİYE EZAN GÜNÜ"

MENDERES ADI EZANLARLA YAŞAYACAK

16 HAZİRAN 1950
16 HAZİRAN 2015
65. TÜRKİYE 
EZAN GÜNÜ
Ezan-ı Muhammedi'nin özgürlüğe kavuşmasının 65. yıl dönümünde bir basın açıklaması yapan Adnan Menderes Demokrasi Platformu Başkanı Ahmet Şerif Bayındır; “Ülkemizin normal gelişim seyrinin bile engellendiği tek parti döneminde temel hak ve özgürlüklerin en önemlilerinden olan din ve vicdan özgürlüğü de maalesef yoktu. Devlet, inancını yaşamak isteyen halkla karşı karşıya getirilmişti” dedi.
“İslami şeairden olan Ezan-ı Muhammedi 1932'de bir oldubittiyle 18 sene yasaklanmıştı” diyen Bayındır "Tangır Tungur'lu Tek Parti Ezan'ı" da işte o dehşetli günlerin adeta bir sembolüdür” şeklinde devam etti.
Bayındır, “Milletin öz değerleriyle alay edildiği, sadece ezanın değil Kur'an'ın da yasaklandığı, camilerin ahır, saman deposu yapıldığı bu dönemde Milli Mücadelenin kahraman ve muzaffer Milletiyle Devletinin arasına nifak sokulduğunu” belirtti.
AHMET ŞERİF BAYINDIR
ADNAN MENDERES DEMOKRASİ PLÂTFORMU BAŞKANI
Bayındır “Milli Marşımızda merhum Akif'in  ‘Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli’ derken elbette Ezan'ın, imanın esasını dünyaya günde 5 defa ilan etmek olduğunu, i'la-yı Kelimetullah olduğunu, dinimizin farzları kadar önemli şeari olduğunu, İslam'ın sözlü bir manifestosu olup muazzam mesajlar taşıdığını, sadece vakit bildiren bir çağrı olmayıp kainatın en önemli hakikatını ilan ettiğinin bilincindeydi” dedi.
Adnan Menderes Demokrasi Platformu Başkanı Bayındır, "Laikliği din aleyhtarlığı veya din düşmanlığı şeklinde anlamak bizim iktidarımızın vicdan hürriyeti anlayışına asla uymaz." diyen Merhum Menderes'in 16 Haziran 1950'de Ramazan arefesine rastlayan o nurani günde ülkemizin semalarını ebediyen "Allahu Ekber" nidalarıyla buluşturduğunu belirtti.
Bayındır, “Merhum Menderes'in Yeni Türkiye'nin temeline ilk harcı; ilk icraatı olan ve "Tek icraatım da olsa asla vazgeçmeyeceğim" dediği "Din Diliyle Okunan Ezan’la attığını” ifade etti.
Adnan Menderes'in "En büyük inkılâp demokrasidir. Milletimiz demokrasiyle rüştünü ispat etmiş oldu" dediğini, "İnkılâpların tutmayanlarını tutturmak gibi bir görevimiz yoktur" dediğini;, "Türk Milleti Müslüman’dır, Müslüman kalacaktır ve Müslümanlığın icaplarını da yerine getirecektir" diye konuştuğunu ifade eden Bayındır tüm bunların  Menderes'in iç dünyasının ne kadar mü'min'ce hissiyatla dopdolu olduğunun göstergesi ve aynı zamanda da şehid edilmesinin de gizli sebepleri olduğunu söyledi.
Bayındır, Menderes'in kaleminin 16 Haziran 1950'de kırıldığını, Menderes'in "Ezan-ı Muhammedi Şehidi" olduğunu ifade etti ve Aziz Milletimiz onlarca yıldır Menderes'i hürmetle, şükranla, rahmetle anmaktadır, Menderes'in Milletimizle kurduğu gönül köprüsü ebedidir, Semalarımızda "Allahu Ekber" yankılandıkça Menderes'e rahmet okunup, Fatihalar gönderilecektir, dedi.
Bayındır, yıllarca Millete "Tanrı Uludur"lu metni dinletenlerin ne hikmetse "Felah" kelimesini "Kurtuluş" olarak çevirmediklerinden bahisle Arif Nihat Asya'nın "Biz kısık sesleriz minareleri sen ezansız bırakma Allah'ım, Müslümanlıkla yoğrulan yurdu Müslümansız bırakma Allah'ım" diye yakarışının boşuna olmadığını, devrin zor şartlarının Adnan Menderes'i adeta bir İslam Kahramanı kıldığını ifade etti.
Adnan Menderes Demokrasi Platformu olarak Hükümet'ten 16 Haziran'ın "Ezan Günü" ilan edilmesini beklediklerini söyleyen Bayındır, Merhum Menderes şehid edilmeseydi Cumhurbaşkanı seçilecekti. "O Zeybek" bizim gönüllerimizin Dördüncü Cumhurreisi'dir. 16 Haziran Ezan Günü'nde Şehid Başvekil'imize Allah'tan Rahmetler niyaz ediyoruz, Nur içinde yatsın, Emaneti emin ellerdedir, dedi.

5 Haziran 2015 Cuma

AKP'nin Tırları; Adnan Menderes - RTE, D.P. ve AKP!.. (1) + (2)

Tır / Tır / Tıırrrtt… (1)
RIFAT SERDAROĞLU
Büyük Devletler, gerektiğinde kendi menfaatlerini veya ülke dışındaki soydaşlarının yaşam haklarını korumak amacıyla silah gönderebilirler!
Bu şekilde yapılan gizli operasyonların bile o devlette kayıtları vardır.
-Silahlar nereden, kimin aracılığıyla, kaça alındı?
-Teslim edileceği yere kimler tarafından götürüldü?
-Ve en önemlisi bunların parası nasıl ve nereden ödendi?
Tüm bu soruların yanıtları, o devletin kayıtlarında olmalıdır…
Fakat aklı başında ve vatanını seven hiçbir devlet adamı, terör örgütlerine silah göndermez ve kafa kesicilere destek olmaz! Bunu yapma gafletinde bulunanlar hem kendilerinin feci sonlarını hazırlarlar, hem de ülkelerini çok zora sokarlar…
Sizlere Türk Devletinin yaptığı bir gizli operasyonu, üzerinden 58 (Elli sekiz) yıl geçtiği için anlatacağım.
Devletine ve Milletine hizmet etmiş, bu uğurda çok çileler çekmiş ve bugün için rahmete kavuşmuş vatanseverlerden yani gerçek "Devlet Adamlarından” söz edeceğim…
1957 seçimlerini, Demokrat Parti %47,87 oy ve 424 Milletvekili ile kazandı.
40 kişiden oluşan DP Parti Meclisi ilk toplantılarından birini yapıyordu!
Toplantı anında, Başbakan Menderes’in Özel Kalem Müdürü içeri girer ve Menderes’e bir şeyler fısıldar. Menderes “Buyursun, gelsin” der. İçeri bir beyefendi girer ve “Emrettiğiniz ürünler hazırlandı, Muhterem Başvekilim” der ve sorar; “Ben bu ürünleri kime zimmetleyeceğim?”
Menderes; “Hizmetiniz için teşekkür ederim. Teslim belgelerini imzalayacak iki arkadaşımı göndereceğim, çıkabilirsiniz” der ve toplantıya devam eder.
Toplantı bitiminde Menderes; “Sayın Serdaroğlu, Sayın Erdem sizler lütfen kalınız” der. Menderes- İzmir MV Eczacı Kemal Serdaroğlu- Antalya MV Sadık Erdem ve Özel Kalem Müdürü Ahmet Salih Korur, toplantıya devam ederler.
Menderes; “Kıbrıs’taki Rum mezalimi tırmanıyor, soydaşlarımız katlediliyor,
biz ise hem teknik yetersizlikten, hem de ABD baskısından açıkça destek olamıyoruz. Bu yüzden, Fatin Bey (Fatin Rüştü Zorlu) ve Korgeneral Daniş Karabelen önderliğinde, Rıza Vuruşkan-Burhan Nalbantoğlu-Rauf Denktaş-Kemal Tanrısevdi tarafından, TMT (Türk Mukavemet Teşkilâtını) kurulmasına onay verdik. Onlara silah gönderilecek. Biraz önce gelen Bey, MKE Genel Müdürü (Makine Kimya Endüstrisi) idi. Eğer kabul ederseniz bu silahlar size zimmetlenecek ve parası Tahsisat-ı Mestureden (Örtülü Ödenek) ödenecek” diyerek sözlerini tamamlar.
Serdaroğlu ve Erdem görevi kabul ettiklerini ifade ederler.
Menderes, “Başbakanlık Müsteşarı konunun organizasyonu için görevlendirilmiştir. Sizlerle o temas edecektir. Sizlerden ricam, silahların yerine ulaştığını bizzat görmenizdir” diyerek, teşekkürle DP’ nin en genç iki milletvekilini uğurlar.
Serdaroğlu ve Erdem, MİT ve Genelkurmay görevlileriyle beraber iki deniz römorkörü ile binlerce hafif silahı bir gece vakti bizzat TMT’ ye gizlice teslim ederler. Bu silahlar, adadaki binlerce Türk’ün hayatını kurtarır. Daha sonra silahların teslim edildiği yerleşim beldelerine, Serdarlı ve Erdemli isimleri verilir. Ama kimse niçin bu isimler verilmiştir, bilmez. Görev yerine getirilmiş, ağızlar mühürlenmiştir.
27 Mayıs 1960 ta Askeri bir darbe olur. Bu darbe, Türk Ordusunun “Emir-Komuta zinciri” içinde yaptığı bir darbe değildir. MBK (Milli Birlik Komitesi) denen bir grup subay, ülke yönetimine el koydular. MBK üyesi Teğmen rütbesinde bir subay, bir Orgenerale emir verebiliyordu!
DP yönetimine yakın oldukları gerekçesiyle 1400 Subay, MBK tarafından emekli edildi. Bunların içinde, Kıbrıs’a gönderilen silahlar hakkında bilgi sahibi olan Genelkurmay İstihbarat Dairesi Subayları da vardı. Darbe sonrası, yapılan ihbar ve araştırma sonucu, Kemal Serdaroğlu ve Sadık Erdem’e zimmetli binlerce adet silah olduğu bilgisine ulaştılar. Zamanın MİT Müsteşarı Behçet Türkmen’in gerçekleri saklaması ve ihanetiyle, iki milletvekili “Askeri Yönetime karşı halkı silahlandırmak” suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar.
Babam Kemal Serdaroğlu, bir sene boyunca Yassıada da işkence gördü.
Kafasına, tas içinde canlı fare koymak- diz altlarına top mermisi koyup, omuzlarına asker oturtulması-gece belinden urganla bağlanıp, sürat motoruyla ada etrafında buz gibi denize atılıp dolaştırmak, bunlardan bazıları idi.
Bizlerin evleri, çiftliğimiz, fosseptik çukurlarına kadar defalarca arandı.
Babamın yakın arkadaşlarından, Jandarma dayağı yemeyen kalmadı…
Sonuçta...
Rahmetli Menderes, silahların tutarı olan 4.877.780 lirayı zimmetine geçirmekten suçlu bulundu ve tahsili için Aydın’daki arazilerine el kondu.
Menderes idam edildi, Serdaroğlu müebbet hapse mahkûm oldu. Mahkûmiyetten sonra gerçek anlaşıldı ama suçsuz yere çekilen acılar, bizlere kaldı. Babam 1988 yılında vefat etti. Bu olayı hiçbir yerde konuşmadı.
Sadece bana, bir kısım belgeleri de göstererek anlattı.
Değerli Okurlar!
Bunlardan bahsetmeyi hiç istemezdim. Fakat Bademler, kutsal duyguları ve vatan sevgisini öylesine çirkin bir şekilde istismar edip, siyasi rant uğruna kullanıyorlar ki, gerçek “Devlet Adamı” nasıl olur, Vatanseverler, vatanları ve insanları için nasıl görev yapıp, kenara çekilirler, sizlere hatırlatmak istedim.
Bademler şu sorulara mutlaka yanıt verilmelidirler;
-El-Nusra’ya, dolayısıyla El-Kaide ve IŞİD’e gönderildiği söylenen silahlar nereden alındı?
-Kimler bu silahların alımında aracılık etti?
-Silahlar, Türkiye’ye hangi yoldan getirildi?
-Bu silahların parası nasıl ve kim tarafından ödendi?
Bu soruların yanıtları, emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinin tümünde resim ve belgeleriyle zaten vardır. Üstüne, Cumhur’un Başı’ nın-Başbakan Davutoğlu’nun çelişkili beyanlarını, AKP yetkililerinin açıklamalarını ve basında çıkan fotoğrafları-yazıları da ekleyin, geleceğiniz nokta;  Türkiye’nin “Teröre Destek Veren Ülkeler” arasına sokulması faciasıdır.
Çırpınmamız ve üzüntümüz, ülkemizi bu ayıptan kurtarabilmek içindir.
Burada bir suç varsa o suç tamamen AKP Hükümetlerinindir. Türk Devleti ve Türk Milletinin bu çirkinliklerle hiçbir ilgisi yoktur.
Yarın, yazının ikinci bölümünde Badem’in, rahmetli Menderes’i ve Demokrat Partiyi istismarını anlatacağım.
Katırdan at, bademden demokrat olamayacağını bir defa daha göreceğiz…
TIR / TIR / TIIIRRTT (2)
RIFAT SERDAROĞLU
Bademler, Türk Siyasetinin iki ana damarından biri olan Demokrat Partiyi ve Başbakan Adnan Menderes’i sürekli olarak sahiplendiklerini söylerler!
Menderes ve iki Bakanının Yassıada da kurulan darbe Mahkemesi tarafından suçsuz yere ve vahşice asılmaları olayını ise hep istismar ederler. Fakat DP’ nin Kurucusu ve Cumhurbaşkanı, Kurtuluş Savaşımızın “Galip Hoca ”sı Celal Bayar’ ın adını hiç anmazlar ve ondan nefret ederler…
Eyy Badem, anladık sen kendini DP ve Menderes’ten yana sayıyorsun ama bakalım DP ve Menderes senden yana mı?
Dünya görüşünüz, Türkiye’ye ve dünyaya bakışınız, İslam Dini ve Lâiklik hakkındaki görüşleriniz, Atatürk ve Devrimleri hakkındaki düşünceleriniz, Siyaset anlayışınız, Para-Servet-Güç hakkındaki tutumlarınız benzer mi, yoksa bu konularda aranızda Kuzey ve Güney kutupları arasındaki kadar fark var mı?
Adnan Menderes kimdir?
-Menderes, gençliğini doya-doya yaşamış entelektüel biri idi.
-Menderes, İzmir Amerikan Kolejinden ve Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olmuş çağdaş bir Türk aydını idi.
-Menderes, Kurtuluş Savaşımıza katılmış, “İstiklal Madalyası” almış ve Büyük Atatürk’ün takdirini kazanmış biri idi.
-Menderes, Başbakan olduğunda dededen kalan 33.000 dekar araziye sahipti. İdam edildiğinde sadece 3.000 dekar arazisi kalmıştı. Arazilerinin büyük bir kısmını ya satmış, ya da topraksız köylüye dağıtmıştı. Yani Menderes, siyaset yapıp çift-çubuk, han-hamam sahibi olmamış, aksine çiftlik satarak siyaset yapmıştı.
-Menderes’in çok iyi eğitimli üç oğlu vardı. Hiçbirinin devletle iş yapmasına izin vermedi. Çocukları ve Muhterem eşi, örnek ve saygın insanlar olarak yaşadılar.
-Menderes, hiçbir zaman “İslam Devleti” kurmak gibi bir hayale kapılmadı.
Menderes’in yönetim şekli ve siyaset anlayışı elbette ki eleştirilebilir. Geçmişe yönelik bu tarz eleştirmeleri, zamanın siyasetçileri zorlayan şartlarını, ülkenin o anki sıkıntılarını, ülkenin olanaklarını ve dünyadaki gelişmeleri inceleyerek yapmak gerekir.Fakat hiçbir gerekçe, darbelere haklılık kazandırmaz ve hiç ama hiçbir gerekçe, siyasetçilerin asılarak cezalandırılmalarına yol açmaz, açmamalıdır…
Devam edelim;
-HIRSIZ kelimesi geçtiğinde, kimse bu kelimeyi Menderes ile bağdaştıramaz.
-Hiç kimse; Menderes eskiden kaçak gecekonduda otururdu, siyasete girdi köşe oldu, diyemez.
-Hiç kimse Menderes’in çocukları, babalarının nüfuzunu kullanıp, haksız servet elde ettiler diyemez.
-Hiç kimse, Menderes için, müteahhitlerden para toplayıp gazete satın aldı diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, yurtdışı bankalarında 8 gizli hesabı var diyemez.
-Hiç kimse Menderes, haram yedi ve çocuklarına haram yedirdi diyemez.
-Hiç kimse Menderes’in Bakanlarının, para karşılığında kendilerini satıp, çoluk çocuğun önüne yattığını söyleyemez.
-Hiç kimse Menderes için, çocuklarıyla birlikte avanta paraları sıfırladı diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, sabah söylediğini, akşam inkâr edecek kadar yalancıdır diyemez.
-Hiç kimse Menderes için, ülkesinin bütünlüğünü tehlikeye atacak uygulamalarda bulundu diyemez.
Kimin için mi derler?
Ne bileyim ben yahu? Onu da siz 7 Haziran’ da siz bulun ve gereğini yapın, lütfen gari…
Not; Cumhur’un Başı, Can Dündar için; “Bu haberi yapan kişi, bunun bedelini AĞIR ÖDEYECEK. Öyle bırakmam onu” dedi. Bu sözlerin söylendiği andan itibaren Can Dündar’ın başına gelecek her türlü belanın tek sorumlusu Cumhur’un Başı ’dır. Tarihe not düşün. “TUT TAYYİP TUT, CAN’I TUT.” Aman bırakma, sıkı sımsıkı tut…